15 Ocak 2017 Pazar

Dünya Okulu: Khan Akademi

"Bir insanı etkilemek istiyorsanız onunla yalnızca konuşmaktan fazlasını yapmanız gerekir. Onu biçimlendirmeniz gerekir. Öyle biçimlendirmelisiniz ki , istemesini istediğiniz şeyler dışında hiç bir şey isteyemesin."

Johann Gotlieb Fichte

Yapı Kredi Yayınlarının Kızılay'daki 15 metrekarelik dükkanında oğlumla kitap bakarken gözüme ilişti. Kitabın adı, Dünya Okulu. Yazarı Salman Khan. Oracıkta biraz inceledim ve meraklandım. Serde eğitimcilik olduğundan kitabı alıverdim. Yazarın ismini eminim duymuşsunuzdur. Dijital eğitim materyalleri üreten bir girişimci: Salman Khan. Kendisi Harward mezunu, MBA yapmış bir Hintli. Annesi ve babası zamanında Amerika'ya göçmüş. Salman'da orada doğmuş. Kitabının satır aralarına baktığımızda kendini bir Hintli'den çok Amerikalı gibi hissettiğini söyleyebiliriz. Amerika'dan bahsederken "biz" diye bahsetmesi, Amerika'yı bir iki eksikliğine rağmen yaratıcılık, girişimcilik, iyimserlik ve sermayesinin benzersiz bileşiminden dolayı dünyanın en verimli toprağı olarak görmesi okura böyle düşündürüyor. Henüz Türkiye'yi tanımıyor olmasını ise endişe verici bir bahtsızlık olarak hanesine yazıyorum. Kendisi bilir. 😅

Khan, kitapta "eğitimi yeniden düşünmekten" bahsediyor. Seneler içinde yaptığı gözlemlerden, öğrencilik yıllarında edindiği izlenimlerden, oluşturduğu dijital eğitim platformundan, kamuoyunun gösterdiği reaksiyondan ve önerdiği eğitim uygulamalarından... Kitabın genel çerçevesi bu şekilde. Geleneksel eğitimin aşırı kullanımdan dolayı yanları çürüyen yöntemleri eleştiriliyor ve yerine yenisini koyalım deniyor. Khan, eğitimini Amerika'da almış biri ancak anlattığı sorunlar Yozgat Lisesinde okuyan bir öğrencinin yaşadıklarından çok farklı değil.  

Khan, bir eğitimci değil. Bundan dolayı eğitim hakkında çok rahat konuşuyor. 😏Bu konuda o kadar ileri gidiyor ki kendisini dünya genelinde yaygınlaşan dijital dönüşümün temsilcisi olarak görüyor. Haksız da sayılmaz. Çünkü Khan Akademi adını verdiği  eğitim içeriğini 2 milyon öğretmenin, 300 milyon öğrencinin kullandığını söylüyor. 36 dile çevirisi yapılan içerik, 190 ülkede kullanılıyor. Sayısal manzara böyle olunca eğitimle ilgili biraz konuşmasında bir mahsur olmadığını düşünmeye başlıyorsunuz. 😅

Khan Akademi'nin mevcut eğitim sistemine yaptığı eleştiriler, önerdiği uygulamalar ve öğretim yöntemi gayet makul. Gerçi yaptığı eleştiriler ortalama bir zekaya sahip her dünya vatandaşının yapacağı nitelikte, ancak Khan'ın bu eleştirileri yapanlardan önemli bir farkı var. O sadece eleştirmekle kalmamış, iş de yapmış. Söz gelimi hemen herkesin "hay ağzını öpeyim ne güzel söyledin" diyeceği "eğitimde fırsat eşitliği" ilkesini hayata geçirmiş. Eğer youtube'a ulaşabildiğiniz bir bilgisayarınız varsa ihtiyacınız olan tüm konuları izleyip öğrenebiliyorsunuz. Hem de dünyanın en zengin imkanlara sahip okullarında okuyan öğrencilerle aynı şekilde öğrenebiliyorsunuz. Kulağa hoş geliyor değil mi? Fırsat eşitliği sağlamak istiyorsanız gayet makul ve kabul edilebilir bir yöntem. Kuş uçmaz kervan geçmez bir coğrafyada köy okuluna giden Bangladeş'li bir çocuk, Khan'ın eğitim içeriklerine ulaşıp pekala konu tekrarı yapabiliyor.

Khan, bilgisayar destekli öğrenme yöntemi ile öğrencilerin kendi hızlarına göre ve istedikleri zaman ve mekanda ders çalışabileceklerini söylüyor. Kendi hızına göre öğrenmenin öneminden ise ısrarla bahsediyor. Bu noktada, geleneksel sınıf ortamlarında her öğrencinin aynı hızda öğrenmek zorunda kalmasına ciddi eleştiriler getiriyor. Öğretmenlerin müfredatı bitirme kaygısı ile öğrencilerin bir konuyu "tam öğrenip öğrenmediğine" bakamadığını ve mecburen yeni konuya geçtiğini ifade ediyor. Geçilen konuyu yarım yamalak öğrenen öğrencinin ise açığı kapatmak için belki de senelerce uğraşacağı bir mücadeleye girişeceğini belirtiyor. Bu nedenle temel öğrenmelerin sağlam olması gerektiğini ve öğrencilerin bir konuyu tam anlamıyla öğrendikten sonra diğer konuya geçmelerini salık veriyor. İlkokul, ortaokul ve lisede doğru matematik bilgisi edinemeyen bir öğrencinin üniversitede Kalkülüs'ü anlamayacağını söylüyor. Bu tarz bir öğrenmeyi ise üzerinde bolca delik olan gravyer peynirine benzetiyor.

Khan; zil, not, test, ev ödevi, yaz tatili, çocukların doğum tarihlerine göre sınıf ayarlamak gibi mevcut eğitim sisteminin omurgasını oluşturan algılara da makul eleştiriler getiriyor. Örneğin, "not" konusuna şöyle bir bakışı var. Not, bir öğrencinin o konuyu tam anlamıyla öğrenip öğrenmediğini asla ölçemez. Bir öğrenci o dersten 75 alınca dersi geçiyorsa bu şu anlama gelir: Tam not 100 ise bu öğrenci %25'lik bir öğrenme eksikliği ile sınıfı geçmiştir. Doğru söze ne denir? Ya da 50 alıp, sınır puanla dersi geçen öğrenci, gerçekten o dersin gerektirdiği konulara hakim midir? Tabi ki hayır. O öğrenci, dersin en az %50'sini bilmiyordur. Bu nedenle okullarda not sistemi olmamalıdır. Öğrenciler tam öğrenme sağlayıncaya kadar o konuyu tekrar etmelidir. Dijital içerikleri öğrenene kadar izlemeli ve tam not alıncaya kadar devam etmelidirler. Böylece hepsi konuyu tam olarak öğrenecek ve yapılan sınavın tek notu olacaktır: 100. Hoş değil mi?

Bir de yaz tatili meselesi var. Khan, bu konuda mantıklı cevaplar istediğini söylüyor. Dünyanın %90'ında yaz döneminde okullar kapalı oluyor. 2-3 ay boyunca milyonlarca dolarlık okul binaları, laboratuvarlar, spor salonları vb. atıl vaziyette bekliyor. Hiç bir şey yapılmıyor. Bu sizce doğru mu diye soruyor? Bu nedenle yaz tatili diye bir şey olmamalı diye de ekliyor. Eskiden yaz dönemlerinde okullar tatil olmalıydı, çünkü kışın okula giden öğrenciler yazın köylerine dönüyor ve ırgatlık yapıyorlardı. Şu anda nüfusun büyük bir kısmı kentlerde yaşadığına göre kimsenin tatil yapmak için yaz mevsimini beklemek gibi bir zorunluluğu yok. O halde nasıl olmalı dediğinizi duyar gibiyim. Khan, tatil konusunda çok özgür. Digital eğitim içerikleri her yer ve zamanda kullanılabiliyorsa öğrenciler de istedikleri zaman tatil yapabilmeliler. Öyle sınıftan kopma, öğretmenden geride kalma gibi dertler olmadan özgürce tatil yapmalılar.

Khan'ın en sevdiğim önerisi ise "karma sınıflar" önerisi oldu. 75-100 kişilik sınıflar ve yaş grupları birbirinden farklı çocuklar. Yani bildiğiniz köy okulu. Bu tarz bir sınıf ortamının besleyici, yetiştirici ve öğretici olacağı kanaatinde. Yaşça büyük çocukların abilik/ablalık/liderlik vb. özelliklerinin gelişeceğini, küçük olanların ise büyükleri modelleyerek ideal davranışları kazanacağını belirtiyor. Bu sınıflarda 4-5 öğretmen olması gerektiğini ve gruplar halinde eğitim yapılacağını söylüyor.

Bir eksiklik tespiti ve eleştiri olarak şunu da belirtmeliyim. Khan, kitabında öğrenme sorumluluğunun öğrenciye ait olması gerektiğinin altını çiziyor (Androgoji). Fakat bunun nasıl yapılacağını pek anlat(a)mıyor. Öğrencilerde öğrenme merakı oluşturulması gerektiğinden sıklıkla söz ediyor ancak bu noktada da pek derde derman olacak fikir beyan edemiyor. Öğrenme denilen işin, yalnızca "öğrenmek için" yapılması gerektiğini harika anlatıyor ancak ne tür pratikler yapılması gerektiğini anlat(a)mıyor. Mevcut eğitim sisteminde "düzenin" meraktan üstün olmasının istendiğini ve tasnif mantığının kişisel inisiyatiften önce geldiğini eleştiriyor ama yine elle tutulur önerilerde bulunamıyor. Belki de işin eğitim kısmından çok öğretim kısmı ile ilgilendiği için böyledir. Kitapta Khan'ın öğrencilerin hazır bulunuşluluğu konusunu ıskaladığını söyleyebiliriz.  Bu eleştirilere ek olarak akademik çevrelerden de mutlaka eleştiriler gelmiş olmalıdır. Zira Khan'ın uygulama ve önerilerinin gelişim ve öğrenme literatürü açısından tartışılacak pek çok tarafı var.

Son tahlilde Khan Akademi, dünya genelinde kullanılan dijital eğitim platformlarından en çok tercih edileni olmuş durumda. Bu başarı yadsınamaz. Arkasında Bill Gates gibi isimler, Google gibi yapılar var. Muazzam bir destek gördüğü aşikar. Khan Akdemi'nin yaptığına benzer içerikleri bizim ülkemizde de senelerdir yapanlar var. Belki de Khan'dan iyi bile yapıyorlardır. Ancak "canın çıksın reklam, canın çıksın tek dişi kalmış canavar, canın çıksın lobi faaliyetleri" demekten başka çaremiz yok. Çünkü Khan Akademi içeriklerinin neden diğerlerinden daha çok tercih edildiği ile ilgili henüz görebildiğim sağlam veriler yok.

"Batı'nın iyi yönlerini almak lazım abicim" fehvasınca kitap, yeni şeyler denemekten hoşlanan eğitimcilere önerimdir.  
        

8 Ocak 2017 Pazar

Klozet ve Alaturka

Kafa dağıtmak isteyen her fani, yapacak hiç bir işi olmayan emekli dayılar, A101 ve BİM gezmekten bunalıp yeni yerler keşfetmek isteyen ev hanımları, kankaları ile buluşmak isteyen her ergen, pazarlıksız alışveriş keyfini tatmak isteyen her kadın, bakkaldan 50 kuruşa alabileceği suyu 2 lira vererek fast food katından alan her yeni evli çift, her köşebaşına açılan AVM'lerde gönüllerince sosyalleşmektedirler. İsteyen mümin AVM içinde bulunan mescite gidip vakit namazını rahatça kıldıktan sonra alışverişe gönlünce devam edebilmektedir. Oralarda mescitler bile şıkır şıkırdır. Öyle mahalle arası camiler gibi çorap kokusu duymazsınız. Bebek arabasını evde unutan ya da çocukları artık yürümeyi öğrendiği için eski arabalarını kapıcının yeni doğan bebeğine veren çiftler için "kiralık bebek arabası" bile bulabilirsiniz. Hatta şimdilerde dışarısı soğuk olduğundan herkeslerin sırtında kalın kabanlar, pardesüler var. AVM işletmecileri bu durumda ki insanları bile düşünmüş. Sırtındaki kalın kabanla AVM'ye giren kimse, bir süre sonra AVM'nin merkezi sistem ısıtmasından dolayı sıcaklayacak ve üzerindekini çıkartmak isteyecektir. Peki, kabanını çıkarttığında nereye koyacaktır? AVM işletmecileri müşterilerinin rahatça alışveriş yapabilmeleri için bu konuya da el atmış ve katların uygun yerlerine ücretsiz vestiyer koydurmuştur. Evet evet ücretsiz vestiyer. Elleri boşalan müşteriler böylece mağaza poşetlerini daha rahat taşıyabilmektedirler. Bu iyiliği unutursak kalbimiz kurusun, daha ne deyim? 


AVM'ler müşterilerine iyi hissettirmeye bayılıyorlar. Yeter ki bu ışıltılı atmosferden çıkmasınlar. Ne gerekiyorsa yapılır. Bir yerlerde okumuştum, AVM'lerde saat olmazmış. Müşteri zamanın nasıl geçtiğini bilmesin diye sağa sola saat koymazlarmış. Önemsiz bir ayrıntı ama içinde bulunduğumuz ekosistem bize neler yapıyor bilmek de fayda var. Konu dağıldı, ne diyorduk? Evet, AVM'lerin müşterilerine iyi hissettirmek için verdiği hizmetler. Bence bunlardan en bombası şudur: Manzarayı gözünüzde canlandırın. Fakir tüketicilerin otopark kapısından girdiği, dolmuşla gelen iyice fakirlerin taa yolun karşısından yürüyerek geldiği kapıya son model bir araba yanaşır. O esnada 0,8 metrekarelik bir kulübenin içinden 20-30 yaşlarında bir delikanlı fırlayıp araca doğru koşmaya başlar. Aracın şoför kapısı açılır ve içinden "Arabasını yer altındaki otoparka bırakmak istemeyen abi" iner. Yolcu koltuğundan ise "arabasını yer altındaki otoparka bırakmak istemeyen abiyi motive eden abla" iner. Vale namlı genç, bu lüks aracın sahibine yarım ağız bir hoş geldiniz dedikten sonra arabanın anahtarına doğru bir hamle yapar. Arabasını yer altındaki otoparka bırakmak istemeyen abi 600 bin liralık arabasının anahtarını valeye uzatırken şöyle der: "Yakın bi yere koy aslanım çıkışta beklemeyelim." Bu Holywood kıvamındaki sahne, şükürler olsun ki memleketimizin hemen her AVM'sinde her gün yaşanmaktadır. Bu kolaylık nerede var alla sen? Bu konfor, bu lüks breh breh...Memleketin neresinde sana bu kıyak çekiliyor lütfen söyle. Hangi mahalle bakkalı, hangi esnaf sana bu kıyağı çekti şimdiye dek? Onlar sana sadece "ÇAY ISMARLAR" o kadar. 

AVM'lerin hizmetleri saymakla bitmez efendiler. Vitrinine baktığın her dükkan hizmet etmek istiyorum diye bağırır. Şükürler olsun ki memleketimizin her yerinde AVM'ler var. Kendimizle ne kadar gurur duysak az. Memleketimizin en ücra köşelerinde bile insanlarımız çok yakınlarında bir AVM bulabilmekteler. Allah bugünlerimizi aratmasın diye dua etmek lazım. Bu arada Ankara, AVM sayısı bakımından ülkemizin en gelişmiş şehridir. Bu durum da bir gurur vesilesi olarak şöyle kenarda dursun.  Çok eğlenceli bir konudur AVM'ler ama konumuz bugün başka. Bugün tuvaletlerden bahsedeceğiz. AVM tuvaletlerinden. O dandik klozetlerden. Esasen klozet denen abukluktan bahsedeceğiz ama önce klozete bayılan AVM'lerden başlayalım. Soru 1: Senden önce kimin nasıl kullandığını bilmediğin, nereye neyi sıçrattığını bilmediğin bir klozete oturur musun? Hayır oturmazsın. Ama sen Batıyı yakından takip ettiğin için günde 1 milyon kişinin kullandığı o foseptik çukuru klozetin orada  ne işi olduğunu sormak yerine kıçına bok bulaşmasın diye klozet kapağına peçete serersin. Neden klozet denen saçmalığın bu coğrafyada kendine bu kadar kolay yer bulabildiğini sormak aklına gelmez? Yüz yıllardır "çenedini ayırıp işini görmüş" atalarına bakıp neden ders almazsın?    

Soru 2: Etrafı organik atıklarla kirlenmiş bir klozet kapağına mı rahatlıkla oturursun yoksa aynı şekilde kirli olan ancak alaturka olan bir tuvalet taşını mı kullanırsın? Tabi ki alaturkayı kullanırsın? Alaturka tuvalet kirli bile olsa vücudun o kirliliğe dokunmak zorunda kalmaz. Yok, ama sen klozet kullan. Böylece lahmacun yerine hamburger yediği için sınıf atladığını sanan ajansa üyeliğin daha hızlı yapılır.

Soru 3: AVM'lerde genel kullanıma açık tuvaletlerin tamamına yakını klozet iken mescit katındaki tuvaletlerin çoğu alaturkadır. Neden acaba? Namaz kılan insanlar neden böyle bir tercihte bulunuyor? AVM neden böyle bir tercihte bulunuyor? Dindarlar klozet kullanmaz mı? Yoksa klozette kişisel temizlik yapmak alaturkaya göre daha mı zor? Dini vecibelerini yerine getirmek isteyenler temiz kalmak için alaturkayı seçiyor da gamsız kedersiz tipler klozet mi kullanıyor?   

Buna benzer bir şey. 
OPET benzin istasyonlarında "klozeti nasıl kullanmalıyız?" konulu bir toplum hizmeti veriliyor hiç rastladınız mı? Oradaki uyarılardan birinde "klozetin üzerine çıkılmaz" gibi bir ibare var. Bu adamlar neden klozetin üzerine çıkıyor diye sormak yerine "klozetin üzerine çıkmayın cahiller" demeyi seçmeleri ne tuhaf? Bir adam neden klozetin üzerine tüneyip işini görmek ister? Temiz kalmak istediği için öyle değil mi? Alaturka tuvaletlerde ise böyle saçmalıklara gerek kalmaz. Temizliğine dikkat ettiğin sürece en dandik alaturka tuvalet, benim diyen klozetten daha kullanışlıdır. Bu özenti hallerimiz daha ne kadar devam edecek? Mantığına, kullanımına bakmadan Avrupa'nın yaptığı saçmalıkları daha ne kadar kabul edeceğiz? Filmlerde oğlan kızın önünde elinde yüzük diz çöktüğü için, bizim Alaaddin ne zamana kadar Gülistan'ın önünde diz üstü çökmüş vaziyette kalacak?   

BİRAZ  DA BİLİMSEL OLALIM

Dov Sikirov isimli İsrailli bir araştırmacı bir deney yapıyor. Üç tip kaka yapma üzerine bir deney. Birinci grup klozete yapanlar. İkinci grup açık havada yapanlar. Üçüncü grup ise çömelerek yapanlardan oluşuyor. Açık havada yapan gruba içeri girmeleri tavsiyesinde bulunup diğer gruplara bakalım. Klozete kaka yapan grup 130 saniyede işini bitiriyor. Çömelerek yapan grup ise yalnızca 50 saniyede. Neden çömelerek yapmak daha hızlı ve konforludur? Çünkü bağırsak sistemimiz klozette oturarak işimizi halletmemiz için tasarlanmamıştır. Tuvaletimizi yaparken en eski zamanlardan beri kullandığımız pozisyon "çömelmektir." Saçma ve modern olan oturarak yapma alışkanlığı ise 18. yy'dan beri hayatımızdadır. Avrupalı halkın kovaya yapma alışkanlığı klozetle devam etmiş anlaşılan. Zira klozet ile kova arasındaki benzerlik pek manidar. 

Batıdaki kova mantığı ile ilgili hoş bir alıntı var aşağıda: 

Sevgili büyük anneciğim ve büyük babacığım, dün sabah yatağıma sizden gelen bir paket getirdiklerinde ne kadar şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Paketi sabırsızlıkla açtım, içine baktığımda bezelye ve bir tas gördüm. ....Heyecanla paketten çıkardım ve bir lazımlık olduğunu anladım. Ama öylesine güzel ve gösterişliydi ki, hizmetkarlarım onun sos kabı olarak bile kullanılabileceğini söylediler. Lazımlık gün boyunca ortada durdu ve görenlerin beğenisini kazandı. Madam du Deffand'ın 1768 tarihli bu mektubu Avrupa'nın üst sınıflarının o tarihlerdeki tuvalet kültürünü özetliyor. Mezopotamya, İndus, Girit, Miken uygarlığında İsa'dan binlerce yıl önce modern tuvaletlerin benzeri soğuk ve sıcak sulu tuvaletler yapıldığı gibi, şehirlerde kanalizasyon sistemleri bile vardır. (Gündelik Hayatımızın Tarihi, Kudret Emiroğlu, Dost Kitabevi, 2001)

Ortaçağda şehirler büyüdükçe pislik arttı. Şehir sokaklarının ortasından akan pis sular ve pencerelerden boşaltılan lazımlıklar tipik bir manzaraydı. Londra'da Fleet Irmağı, dökülen dışkıdan durgunlaşmış, White Friars keşişleri yaktıkları tütsülere rağmen dayanılmaz duruma gelen koku nedeniyle parlamentoya şikayette bulunmak zorunda kalmışlardı. Kibar erkeklerin sokakta kadınların solunda yürümesi adeti de pencerelerden oturak boşaltma adetinden kalmıştır. (Gündelik Hayatımızın Tarihi, Kudret Emiroğlu, Dost Kitabevi, 2001)

İşin mantığı çok basit. Çömelerek kaka yapmak bağırsak kanalının dümdüz bir hal almasını ve dışkının olduğu gibi dışarı çıkmasını sağlamaktadır. Klozette oturarak yapmak ise bağırsak kanalının düzleşmesini engellemekte ve oturarak yapmaya çalışanlar karın kaslarını daha çok sıkmak zorunda kalmaktadırlar. Karın kaslarını fazla zorlamak ise pek çok hastalığa davetiye çıkartır. Divertikül, hemoroid, bağırsak tıkanması gibi hastalıklar kakasını çömelerek yapan 1,2 milyar insanda klozet kullananlara göre daha azdır. Takdir yüce mahkemenizindir. 
Oturduğunda ve çömeldiğinde fark bu 

Madem bu klozet denilen tuhaflık hem hijyen hem de sağlık açısından sorunludur. Ne demeye bu klozetleri kullanmaya devam ediyoruz ki? Klozet kullanımının mantıklı olduğu yegane alan dizini bükemeyen ihtiyarlar, hastalar iken sağlıklı nesillerimiz neden canım bağırsak düzenlerini bozmaktadır ki? Ahanda gavurlar araştırmış ve ortaya koymuş ki çömelmek bu işin en sağlıklı halidir. O halde hala klozet kullanmak hangi akla hizmettir?  


2 Ocak 2017 Pazartesi

Sputnik Sevgilim

"Yine de sıradan bir genelleme yapacak olursam, mükemmel olmayan yaşamlarımızda boşa harcanmış zamanların da yeri önemli değil midir? Eğer bu mükemmel olmayan yaşamlarımızdan tüm bu boşa harcanmışlıkları çıkaracak olursak yaşamlarımız mükemmel olmama özelliğini bile yitirirler."

Sputnik Sevgilim (K)

Üslübuna aşina olduğu yazarları eminim herkes özlüyordur? Ben de özlüyorum. Haruki Murakami bu yazarlardan biri. Bir mekanı, duyguyu, karakteri, yemeği, kediyi, koyunu veya yolculuğu öyle güzel ve her defasında aynı tadı vererek anlatıyor ki...Belki de yalnızca bu yüzden Murakami'nin kitapları işledikleri konunun ilginçliğinden çok anlatım tarzı ile konuşuluyor. Şöyle bir baktığınızda, konusu sizi alıp duvardan duvara çarpacak bir kitabı yok üstadın. Çok ilginç veye çok sürükleyici bir kitabı yok. Ama üslubunun özleyeni çok. 

Mesela bir kitapta aradığınız şey sıra dışı bir konu/heyecan/sürükleyici bir öykü vb. ise maalesef Murakami yanlış seçim. Çünkü onun kitapları, konusunun ilginçliğinden çok, sıkıcılığı ile meşhur olacak cinsten. Belki de yazıldıkları dönemin hayal dünyasında bir karşılığı vardı bu kitapların. 70'lerin 80'lerin insanları için bir paralel evren kurgusu, bir Mozart bestesinin mesajındaki etkileyicilik fazlasıyla sıra dışı bulunuyordu. Bu bağlamda Murakami, kitaplarının konusu açısından bakıldığında çağının gerisinde bile kalmış olabilir. Gerçi yazara haksızlık yapmamak lazım, zira son dönemde çıkan Kadınsız Erkekler isimli hikaye kitabı ile ahir ömründe bile olsa çağını anladığını gösteriyor. Belki de Murakami ile çok geç tanıştığımız için biz onun gerisinde kalmış bile olabiliriz. Dünya 80'lerde Murakami okurken biz kim bilir hangi tüp kuyruğundaydık? Buradan memleketin maküs talihine bir yol yapardım ama neyse.....😉😉 

Sputnik Sevgilim kitabından bahsedeceğim biraz. Murakami'nin Türkçeye çevrilen son kitaplarından biri. Kitap 1999'da yazılmış. Yani 17 sene olmuş. Japonca olduğu için çevirisi uzun sürmüş olabilir diye düşünmek istiyorum.😛😛 Yeri gelmişken Murakami kitaplarının şahane çevirileri için Ali Volkan Erdemir ve Hüseyin Can Erkin hocalara sonsuz teşekkürler. Gerçekten ellerine/emeklerine/yüreklerine sağlık. 

Kitap, Rusların uzaya fırlattıkları ve soğuk savaş döneminde ortamı nispeten ısıttıkları ilk yapay uydunun ismi ve fonksiyonundan etkilenilerek isimlendirilmiş: Sputnik Sevgilim. Sputnik, Rusçada "yol arkadaşım" anlamına geliyor. Sputnik dünyanın etrafında dönen yapay bir uydu. Metal, hafif, iddiasız ve en nihayetinde aslanlar gibi dönmeye devam eden dünyamızın yanında ona yol arkadaşı olarak tasarlanmış bir oyuncak. Buradan bakıldığında Sputnik'in iddiası büyük bile denilebilir. Zira uçsuz bucaksız uzaydaki yalnız ve küçük dünyamızın ezeli ve ebedi yalnızlığına son verecek uydu olmayı planlıyor. Ruslar da eminim benim gibi düşündükleri için uydularına "yol arkadaşı" ismini vermişlerdir. 😊

1957 yılında uzaya fırlatılan Sputnik, 3 hafta boyunca dünyaya sinyal gönderiyor. 92 gün sonra ise atmosferde yanarak metal mezarlığına defnediliyor. Yani dünyamıza yalnızca 3 hafta yarenlik edebiliyor. Ardından dünyamız yalnızlığına kaldığı yerden devam ediyor. Sonrasında gönderilen hiç bir uydu ise Sputnik'in yeryüzü insanı ile kurduğu duygusal iletişimi kurmayı başaramıyor.

Kitabın mottosu bana kalırsa şöyle: "Herkesin bir dünyası varsa bir de Sputnik'e ihtiyacı var." Sumire K'nın dünyası ise K Sumire'nin Sputnik'i...Myu, Sumire'nin dünyası ise Myu Sumire'nin Sputnik'i. Kitabı okudukça anlayacaksınız ki ne Sputnik'le oluyor ne de Sputniksiz...Çünkü bizler bilge değiliz diyor yazar. "Sıradan ve tekdüzeyiz. Sonsuz sıfırlar gibiyiz hatta. Bir hiçlikten diğerine sürüklenen zavallı varlıklarız."

Yazar, zaman zaman Sputnik kadar edilgen bir durumda bile olsa, her birimizin sevmeye sevilmeye, yalnızlığa, ait olmaya, gönlümüzü okuyan yol arkadaşlarına ihtiyacı var diyor. Her birimiz kendi başımıza yalnız ve güçsüzüz o halde neden bu konuda birbirimize yardımcı olmuyoruz diye soruyor? Cevap olarak yalnızlığımızın çaresinin "biz" olduğunu ekliyor. Değilse dünyamız bizim yalnızlığımızla besleniyor diye düşünmek zorunda kalacağım diye de uyarıyor. Sonuçta aynı Dünyada aynı Ay'a bakmıyor muyuz? (Aomame ve Tengo'ya selam)
K ile Sumire'nin gece sohbetleri

Murakami, Batı'nın kültürüne aşina bir yazar. Yüzü daha çok Batı'ya dönük. Bu nedenle olsa gerek pek "yerellik" vurgusu yapan kahramanı yok. Sputnik Sevgilimde de karakterler "küresel kültür figürlerini" yakından tanıyan tipler. Mozart, Luc Besson, Goethe, Volvo, Jaguar, ançuezli pizza, bira.......Ayrıca hemen hepsi entelektüel hazları önemseyen, "kaliteli bir yaşamı" tercih eden -en azından bunu isteyen- tipler. Kaliteli yaşam derken kastettiğim ısrarla pompalanan "batılı life style" telkininin ta kendisidir. Bu noktada Murakami'nin Doğu ile tanışması gerektiğini düşünüyorum. Bir zamanlar Jung'un düştüğü hataya düşmemesi için Doğu'nun sembolizmini, mistik öğretilerini hatta tasavvufu ve sufizmi tanımadan ölüp gitmemesini öneriyorum. Doğan Yayıncılık keşke bu adamı bir kaç günlüğüne bile olsa ülkemize getirebilse. Bir Konya turu yaptırsa, biraz Bursa, biraz İstanbul. Gözü gönlü açılsa, kalbi yumuşasa, zihni berraklaşsa. İddia ediyorum bu ziyaretten sonra yaratacağı karakterler daha içli, daha hassas, daha naif ve algıları daha açık tipler olur. 😉 Hatta kitabı okurken Sumire'nin yaptığı içsel yolculuğa bir bakın. Sonrada bu içsel yolculuktaki eksikliğin ne olduğuna siz karar verin. Bence eksik olan yegane şey "bir parça bile olsa Doğulu bilgelik". 

Hazır konu açılmışken hemen söyleyeyim. Sumire, Japoncada "menekşe" anlamına geliyor. Aynı zamanda da Mozart'ın bir bestesinin adı. Menekşe gibi bunca derinliği, mesajı, öyküsü, niteliği olan bir çiçekle Sumire'nin öyküsünü ilişkilendirmemek de yazarın eksikliği olarak şöyle bir kenarda dursun.   

Sputnik Sevgilim, pek çok Murakami romanı gibi sade bir akışın içinde akıp gidiyor. Kitap; aşk, yalnızlık, içsel yolculuklar, klasik müzik, paralel evrenler, asosyal karakterler ve varoluşçu sorgulamalar eşliğinde 220 sayfalık bir edebi zevke dönüşüyor. Sputnik Sevgilim'i okurken üzerinizde bir Sahilde Kafka, İmkansızın Şarkısı ya da 1Q84 etkisi yaratmasını beklemeyin. Bu kitabın daha hafif, daha yalın ve daha uçucu bir havası var. Uzun süre akılda kalacak bir çarpıcılığı maalesef yok. Sıkı bir Murakami okuru ise mutlaka keyif alacaktır.