10 Şubat 2021 Çarşamba

EMPEDOKLES'İN DOSTLARI NEREYE VARMAK İSTEMEKTEDİR?

Ali Emre'ye

Tagore'un "Doğan her çocuk Tanrı'nın insandan ümidini kesmediğini gösterir." mealinde bir sözü nakledilir. Tagore bu sözü etmekle ihtimal ki kendine insanın en önemli ihtiyacı ve verili bir görevi olan "ümitli olmayı" hatırlatıyordu. Değilse Tanrı adına konuştuğunu varsaymamız gerekecek. Zira Tanrı'nın bir insan teki daha yaratmakla muradının ne olacağını teorik olarak bilebilmemiz mümkün değildir. Tagore ise bir insan olarak doğru olanı yaptığını düşünüyor olmalı? Hatta yapılması gereken ne ise onu yapmış bile denebilir. Çünkü kendimizle ve gezegenimizle ilgili pozitif bir gelecek ummaktan daha güzel bir "zihinsel/duygusal haz" olduğunu sanmıyorum. Belki de Tanrı'nın kullarından hala ümitli olduğunu düşünmek bile kendi başına Tagore'nin göğsünü genişletmeye yetmiştir? Kim bilir?

Göğüs genişliği...İnsanın dünyadan hep istediği şey bu değil mi zaten? Hayatın hep yolunda gittiğini bilmek, dükkanın işlediğini, faturaların ödendiğini, kargonun söylendiği gün geldiğini, trafiğin mütemadiyen akış halinde ve tüm aile fertlerinin sağlığının yerinde olduğunu bilmek; hastaneye giden yolları hiç tüketmemiş olmak, canın çektikçe dağa, denize kaçmak, radyoaktif bir sızıntı ihtimalini, nükleer bir savaşı yahut evler yıkan şiddetli bir depremi aklından dahi geçirmemek...Hatta attığın tivitlerin binlerce kez beğenildiğini görmek... Şüphe yok ki bizim gibi ölümlülerin göğsünü genişletecek şeyler bunlardır. Ne ki modern, hatta artık modern ötesi şeklinde tesmiye olunan insanın kısa denilemeyecek bir süredir göğsü sıkışıktır. Özellikle son bir yıldır felaketler ve facialar onun hayatının rutinleri arasında dolanıp durmaktadır. Bir süredir sele, yangına, depreme, salgına, cinayetlere, patlamalara ve türlü çeşitli facialara karşı hiç istemediği bir bağışıklık kazanmıştır. Mezkur insan tipini hangi insanlık felaketinin şaşırtacağını kestirmek maalesef artık çok güçtür. Çağın insanı şu mottoyu sorgusuz sualsiz kabul etmiştir: "Tüm felaketler ihtimal dahilindedir ve ihtimal dahilinde olmalıdır." Şaşıracak ne kaldı ki?

Yukarıdaki satırlar her ne kadar "gerçekliğin sınırlarında" dolanıyorsa da daha tuhaf olanı bunca faciaya antrenmanlı olan aynı insan tipinin "şunun şurasında ölümsüzlüğe ne kaldı, azıcık daha dişimizi sıkalım ne var, bilim adamları çalışıyor?" fikrine de akşam sabah alışmasının an meselesi olmasıdır. 

Amin Maaoluf'un son romanı Empedokles'in Dostları, başına gelen hiç bir şeye şaşırmayan hatta makul ve kabul edilebilir bulan; şehri tüketmiş, modern olan ne varsa bünyesinde eritmiş ve sonunda atomize olmuş insanı anlatıyor. Romanın pekala yalın, akışkan ve dikkat çekici düzeyde incelikle işlenmiş bir dili var. Pek çok romanda, okumasan da olur dediğim bölümler vardır. Kitabın o bölümünde dinlenirsin. Zihnin başka meselelerle ilgilenebilir. Kitabın içinden çıkmışsındır ama kitaba dair bir şey kaçırmazsın. İşte bu dinlence anları Empedokles'in Dostlarında yok. Okurken dalıp gideceğim anları çok yokladım ama ne mümkün. Asla olmadı. Bu yüzden romanın ilk halinin daha uzun olduğunu, neden sonra Maaoluf'un daha kompakt bir hale dönüştürmek için özellikle çalıştığını düşündüm. Bu haliyle fazladan kullanılmış bir sözcük yok dense yeridir. Belki de yanılıyorumdur?   

Yanılmadığım bir şey var. Emin olduğumu bile iddia edebilirim. Amin Maaoluf bana kalırsa sıkı bir Netflix takipçisi. Romanın künyesinde Paris baskısının 2020 yılında yapıldığı yazıyor. Sanıyorum yazar korona virüs nedeniyle evlere kapandığımız günlerde aşırı dozda diziye maruz kaldı? Zira en başından romanın konusu bir Netflix dizisine ilham olacak noktada duruyor. Yazarın kurguladığı distopik evrendeki dilbilgisi kurallarına iddiasız bir Netflix dizisinde bile rastlamak çok olası. 

Nörobilimciler kimi öğrenmelerimizin beynimizde yepyeni nöral yolaklar oluşturduğunu, kiminin de mevcut yolaklara eklemlendiğini söyler. Eğer evvelce bildiğimiz bir mevzuda yeni bir şey daha öğreniyorsak mevcut nöronlar devreye girer ve önceden üzerinden yürünmüş yollar genişletilir. Empedokles'in Dostlarındaki karakterler ve mekanlar asgari düzeyde sinematografik nörona sahip birinin zihninde saniyeler içinde kendine bir karşılık bulacaktır. En azından ben de öyle oldu. :) Handiyse karakterleri ve mekanları beynimde hazır buldum. :)   

Yazar belki de bu bilindik nedenle mekan ve karakter tasvirine pek bulaşmamış. İyi de yapmış. Söylediğim gibi romanı okurken karakterler ve davranışları beni farkında bile olmadan, önce V for Vendetta'ya sonra La Casa de Papel'e ardından Black Mirror ve türdeşlerine götürdü. Dövüşlü film kategorisinde değerlendirdiğimiz ve Amerikan başkanının kaçırıldığı, esir alındığı, politik günahlar işlediği sahnelerle dolu bilincimiz Empedokles'in Dostlarını belki de hiçbir yeni nöron bağlantısı kurma zahmetine katlanmadan yerli yerine koyacak?


Kitabın omurgasında bilincimiz zorlanmayacak fakat aynı çağda yaşadığımız bir yazarın kaleminden içinden geçtiğimiz günlerin anlatılışına tahammül etmek o kadar da kolay olmayabilir. Zira yazar hayranlık verici bir ironi yaparak taşıyıcı karakterlerini nüfusu yazıyla ve rakamla "iki" olan bir adaya konduruveriyor. Sağdan say iki, soldan say iki. Ve tüm dünyayı kuşatan bir olguyu ada sakinlerinden birinin gözünden anlatıyor. Sonra bu yalnızlığın başkenti denilecek küçük adaya tüm kutsallığı, aşkınlığı, çirkinliği ve "göğüslerde yarattığı boşluğu" ile hayatı gönderiyor. Ne oluyorsa da ondan sonra oluyor zaten. Romanın burasında yazar, evrensel eleştiriler yapmaya başlıyor. Gayet latif, berrak, anlaşılabilir ve ölçülü eleştiriler. Kendi ellerimizle inşa ettiğimiz uygarlığımızın melali üzerine düşünmeye ve en azından kapısının önünü süpürmeye okuru ikna etmeye gayret ediyor.  

Uygarlığımız üzerine düşünmeyi ise hakkında pek az şey bilinen filozof Empedokles'e bir kaç gönderme yaparak gerçekleştiriyor. Modern insanın yaşam karşısındaki duruşunu kendini bir volkanik kratere atarak ölen Empedokles ile ilişkilendirmeye gayret ediyor. Buradaki gayret ise "ne varsa eskilerde var" klişesinin çok ötesinde bir iyimserlik barındırıyor. Mezkur iyimserlik tablosu motivasyonunu intihar eden Empedokles'den alıyor ama yazar intihar olgusundan çok cesurca denebilecek bir erdemden bahsediyor. Ateşi duyumsayan ancak bundan korkmayan, elini ateşe uzatma cesaretini gösteren, daha güzel bir gelecek için ateşte yürüme korkusuzluğunu gösterecek insandan bahsediyor. Satır aralarında enikonu kutsanan Antik Yunan ise ideal bir saadet asrı olarak vurgulanıyor. Kitabın dünya ölçeğinde tartışılacağı nokta belki de döne döne Antik Yunan'a yapılan biat olabilir.  

Yazar yeni dünya kurgusunun hızını geçmişten alacağını varsayıyor ama verili durumu baş aşağı çevirmeden bir taze dünya oluşamayacağını da sık sık dile getiriyor. Bu baş aşağı çevirme durumu radikal bir bağlamda kullanılıyor. Yazarın ifadesiyle: "toptan temizlik." Tanıdık geldi mi? Evet dünyanın mevcut haline şifa olacağı vehmedilen ve bir süredir maruz kaldığımız "great reset" büyük sıfırlamadan bahsediyorum. Komplo teorisyenleri nüfus katliamından yahut ense kökümüze takılacak çiplerle dijital takipten bahsededursun küresel bir çıkışın yolunu toptan temizlik yapmakta bulanlar da var. Romandaki haliyle pekala iyi niyet içeren toptan temizlik algısı gerçek hayatlarımızda bakalım neye karşılık gelecek? Belki kitabın başında belirtildiği gibi bu berbat havanın açılması için bir fırtına gereklidir?

 
Roman boyunca canımı acıtan iki belirgin durumdan bahsetmem lazım. Birincisi modern dünyanın dayattığı "birey" algısı. İkincisi ise modern devletin hayatlarımızın her yerini kuşatması oldu. Neredeyse ıssız denebilecek bir adadasın ve zihinsel bir konfor alanı yaratmanın yolunu insanlardan uzaklaşmakta buldun. Dünyanın derdi nasıl olur da senin omuzlarındaymış gibi hissedersin? Bunca haberleşmek ne işe yarar? Bunca bilmek neye fayda sağlar? Kısa bir süre önce bir arkadaşım Amerikan parlamento binasının basıldığı gece uyumakta zorlandığını söylemişti. Neden? 12.000 km ötedeki bir abukluk sana ne yapabilir? Oradaki çirkinliği bilmek senin sadedil hayatını neden sabote edebiliyor? Okuduklarımız, dinlediklerimiz, çok uzaktan da olsa gördüklerimiz bizi hiçbir dahlimiz olmayan birtakım olayların tarafı yapabiliyor. Burada modern birey en basit haliyle ezilmektedir. 

İkinci detay ise devletlerin yaşamlarımızın kılcal damarlarında elini kolunu sallaya sallaya gezinmesi oldu. Bireyi yok eden, iradesini elinden alan, hemen her türlü kararı birey adına alan bir devlet. Hayatlarımızda devletin her köşe başını tuttuğu bir dönem daha olmamıştı. Romanda modern devletlerin kamusal pratikler  karşısındaki tavrı da konuşulmaya değer.     

Son tahlilde roman ontolojik sorgulamaların makul derinliğine kadar iniyor ve her zaman olduğu gibi insanın gezdiği tüm yollar kendi basitliğine/biricikliğine çıkıyor. Zira göğsünün genişlemesini arzulayan insan er ya da geç aradığı şeyin burada olmadığını anlıyor. Döne döne hep kendi sınırları ile karşılaşan insana kadim kaynaklar göğe bakmayı öneriyor. Göğe bakmak konuşmak gibidir, herkese iyi gelir. Belki göğsümüzdeki boşluğu yine doldurmayacak ama genişleteceğinden eminim. 








25 Nisan 2019 Perşembe

Türkiye Hakkında Ümitli Olmak Mümkün mü ?!.

Kierkegaard bir yerde "Tabiat yasaları ilk günkü gibi geçerliliğini korumaktadır" diyor. Şüphe yok ki bu ifade insana hem ne olacağı ile ilgili bir eminlik duygusu veriyor hem de muazzam bir ümitsizlik şırınga ediyor. Eminlik veriyor çünkü doğa yasaları çerçevesinde ne olacağını bilmek, bunu öngörmek müthiş konforlu bir alan yaratıyor. "Acılı şeyleri çok tüketirsen orta vade de midende hiç hoşuna gitmeyecek küçük savaşlar çıkacak." Bu durum bir yasa...Yahut da şöyle bir şey: "Spor yapmaya devam edersen fazla kilolarından kurtulacaksın." Bu da doğal akışın bir türü...Basit yaşamlarımız bu durumun örnekleri ile dolu. Bu nedenle orta sınıf bir şehirli olarak Kierkegaard'ın bu sözü bende bir eminlik alanı yaratıyor. Peki bu sözün beni ümitsiz kılan hatta canımı sıkan yanı neresi? Şöyle açıklayayım: Eğer her şey bu sözde ifade edildiği gibi yasalara uygun bir şekilde olacaksa ahir ömrümde bile gün yüzü göremeden dar-ı bekaya irtihal edeceğimden artık eminim. Peki bu tuhaf fikre nereden kapıldım? Çünkü Selçuk Şirin hocanın son kitabı "Yetişin Çocukları"okudum. Hem de bir solukta.  

Selçuk Hoca, pratiğin teoriyi terbiye edeceğini söylüyor.
Çocuk yetiştirmek kitaplardan öğrenilecek bir şey değildir.
Selçuk Şirin hoca Amerika'da yaşayan bir akademisyen. Anladığım kadarıyla onun da aklı fikri Türkiye'de. Besbelli ki ülkesi için bir şeyler yapabilmenin derdini çekiyor. Derdini çekiyor çekmesine ama benim gibi yaşı kırkı aşmış ciddi bir kütleyi farkında olmadan ümitsizliğe sevk ediyor olabilir. Zira kitabında verdiği sayılar, istatistikler ve araştırma sonuçları ülkemiz adına o kadar kaygı verici durumdaki verileri gördükçe, uzunca bir süre daha belimizi doğrultamayacağımıza ikna oluyorsunuz. Kierkegaard'ın sözünün ümitsizlik şırınga eden yanı burada görünür hale geliyor. Çünkü hocanın ülkemiz ile ilgili paylaştığı veriler pek kimsenin itiraz edemeyeceği türden. OECD verileri, dünya ölçeğinde itibarı olan akademik çalışmalar, Dünya Ekonomik Forumu araştırmaları, TÜİK, ülkemizden bazı üniversitelerimiz, AÇEV vs. Verileri okudukça Kierkegaard'ın mezkur sözü iyice can sıkıcı hale geliyor. Zira tabiat yasaları çerçevesinde ülkemiz için her şey düzelecekse, o pek klişe ifadesiyle bir gün muasır medeniyetler seviyesine çıkacaksak, bu ancak benden sonraki kuşaklara nasip olacak gibi görünüyor.  Çünkü hocanın bakmamız için dikkatimizi çektiği yerler tabiri caizse memleketin en kalın konularını oluşturuyor. Bir tanesini söyleyeyim ötesini anlayın: Eğitim...Eğitimdeki hayal kırıklığını "anlatmaya gerek yok, zaten görüyorsunuz." Eğer tabiat yasaları bize özel bir kıyak çekmezse eğitim alanındaki makus tabloyu toparlamak için uzun yıllara ihtiyacımız olduğu gün gibi aşikar. 😃 Ben böyle diyorum ama Selçuk Hoca'nın ümit veren bir dili var. Gelecekten ümidi kesmenin irrasyonel bir abukluk olduğunu harika bir akışla kitap boyunca anlatıyor.  

Yetişin Çocuklar temelde "çocuk eğitimi" ekseninde hareket eden bir kitap gibi görünse de, kitabın alt metninde ülkemiz insanları için pek çok konuda oldukça güçlü bir "paradigma önerisi" var. Söz gelimi çocuk eğitimi konusunda "hap öneriler" yok. Bunun yerine kuşatıcı bir bakış açısı sunuyor. 
"8 dakikada çocuğunuza istediğiniz her şeyi yaptırmanın yolları" gibi bir new age zibidiliği yerine "mükemmel çocuk yetiştirmek diye bir şey yok, çok da şey yapmayın" diyor. Yahut "çocuğumun psikolojisi bozuldu nerede yanlış yapıyorum?" gibi cevapsız bir sorunun peşine düşmek yerine "çocuğunuzu büyüten bir sürü etken var, tek sorumlu sen değilsin unutma" diyor. Hatta hoca bir noktada öyle güzel bir laf ediyor ki damak şaklatmamak mümkün değil. Selçuk Hoca diyor ki "eğer çocuklarınızı dedesinin, nenesinin olduğu ataerkil bir ailede yetiştiriyorsanız bu kitabın sana bir faydası olmayacak bunu bilesin."😊  Bu anlamda kitabın ümit verici olduğu kadar rahatlatıcı da bir dili var. 

Selçuk Hoca'nın kitap boyunca üzerinde ısrarla durduğu bir kaç konu var. Bunlardan biri, bilimsel çalışmalarımız için "ulusal bir veri tabanımızın" olmayışı. Başkasının makası ile kendi kumaşımızı doğru düzgün kesemediğimizi sık sık hatırlatıyor. Kültürel psikolojinin altı kitap boyunca sık sık çiziliyor. Keza hoca okul öncesi eğitimi neredeyse kalkınmanın payandası olarak görüyor. Okul öncesi eğitim ile ilgili verilen çarpıcı araştırma sonuçları kitapta bolca var. Görmek lazım.

Evdeki kitap sayısı ile çocukların başarısı arasındaki doğrusal ilişkiden bahsedilen bir araştırma okumuştum. Araştırmaya göre bir evde ne kadar kitap varsa o evde büyüyen çocuklar da o oranda başarılı oluyorlar. Selçuk Hoca'nın döne döne üzerinde durduğu bir konu varsa o da "çocuklar ile kitaplar" arasındaki ilişki oluyor. Selçuk Hoca anne babalara resmen "aman okuyun" diyor.
Son tahlilde kitabın çocuk eğitimi konusunda "dikte eden" değil ve fakat "ilham veren" bir havası olduğunu söylemeliyim. Hocanın paylaştığı verilerin kademe kademe olgunlaşarak bir fikre doğru yükseldiğini her okurun hissedeceğini düşünüyorum. En azından ben de öyle oldu. 😉 

Kitabı kimler okumalı? Bence kitabı önce eğitimciler okumalı...Sonra anne babalar...Çünkü yazar Türkiye bir gün kendi yağı ile kavrulan ışıl ışıl bir ülke olacaksa bunun ancak eğitim yoluyla olacağına inanıyor. Bu konuda mutlak olarak kendisi ile aynı fikirde değilim ama ülkece güzelleşmek için bir şeyler deniyor olmak bile heyecan verici olacak, bundan eminim.

Peki Türkiye Hakkında Ümitli Olmak Mümkün mü?  


Aziz Sancar Türk toplumuna üç tavsiyede bulunuyor. Çalışmak, çalıştığımız alandaki her şeyi takip etmek ve en yeni teknolojileri alana uygulamak.’ Türklerin bu bağlamda kendi motivasyonlarını oluşturmaları gerekmektedir. Yine Aziz Sancar hocanın başka bir yerde söylediği gibi ‘kendimize saygı duyarsak başkaları da bize saygı duyar.’ Bu söz, bize önce kendimize ait gerçekleri bulmamızı tavsiye eder. Sonra bu gerçekleri nasılsa istediğimiz gibi değiştirebiliriz. Çünkü yerel değerlerine sadık kalan bir toplum pekâlâ uygar dünyayı yakalayabilir. Buna inanmamız şart. Başarılı olmanın şartlarından biri, başka bir toplum gibi davranmak değildir. Yani frak giymeseniz de olur. Pekâlâ, babalarımızın giydiği klasik tişörtle de, kırık dökük Türkçemizle de bilim yapılabilir. Fonda Neşet sazını tıngırdatırken saçları taranmış, pantolonu ütülü ve çorabının üzerine sandalet giymiş bir bilim adamımız laboratuvarda deney yapıyor olabilir. Ne diyordu Namık Kemal? Tarihte bir kere olan en azından bir kere daha olabilir.’

Geleceği öngörmek mümkün değildir. Geçmişe baktığımızda ders alırız ama gelecekte şu olacak demek imkansızdır. Çünkü hangi planı yaparsanız yapın, bir anda gelişecek doğal bir afet bütün planlarınızı bozabilir. Yahut da tatsız bir terör saldırısı enerjinizin tamamını alabilir. O nedenle gelecekle ilgili bir çıkarım ‘her şey beklendiği gibi giderse’ cümlesi ile başlamak zorundadır.  Bilimsel çalışmalar, bundan 50 yıl sonra gerçekleşecek bir ay tutulmasını haber verebilir. Kuyruklu bir yıldızın dünyanın neresinden geçeceğini bilebilir ama sosyolojik bir olayı öngöremez. Geçmiş, bir perspektif çizmene yardımcı olur ama yine de gelecekte ne olacağını kestirmek henüz dünya teknolojisinin başarabildiği bir şey değildir. Bu nedenle şöyle demeliyiz: ‘Her şey yolunda giderse, bilim ve teknoloji üreten toplumlar yükselecektir.’ Ne dedik? Geçmiş, istediğiniz gibi biçim verebileceğiniz bir oyun hamuru gibidir. O halde gelecek neden değişmesin?  (Suat Aşcı-Türklerden Deha Çıkmaz (!))

GÖZDEN KAÇANLAR OLMUŞ: Selçuk Hoca okul döneminde her ailenin okuldan ve öğretmenlerden beklemesi gereken 7 temel beceriden söz etmiş ama kitaba bunlardan yalnızca 6 tanesi aktarılmış. Gözden kaçmış olmalı...😔




3 Mart 2019 Pazar

Derde Deva Randevular

Salt edebiyattan pek hazzetmiyorum. Hiç bir yere gitmiyormuşum gibi hissettiriyor. Bu yerde edebi pek çok metnin bir koşu bandı deneyimine benzediğini söyleyebilirim. Hareket halindesin, hatta zaman zaman koşar adım gidiyorsun, hatta sucuk gibi terliyorsun ama hep aynı yerdesin. Hiç bir yere gidemeden koşmak, dakikalarca yekinmek ama hep aynı yerde kalmak beynimize da tuhaf geliyor olmalı? Laf uzamasın. Edebiyatın bazı ürünleri bana böyle hissettiriyor. Okuyorsun, sözcükler zihninde hareket ediyor, satırlar arasında geziniyorsun ve hatta yoruluyorsun ama okuma işi bittikten sonra damağında belli belirsiz kalan kekremsi tat dışında geriye pek bir şey kalmıyor. Diyet bisküvilerin ağızda bıraktığı hissiyat gibi. Koca bir paket yiyorsun ama hiç bir şey yememiş gibisin. Pörf !!! Bu duygu, "iyi" kategorisinde değerlendirilen kitaplar için de geçerli. 

Tabi edebiyat hakkında bu kanaate ulaşmak için pek çok edebi eser okuduğumu da söylemeliyim. İnsan çoğu zaman böyledir. Bir konu hakkında kendisinin ne düşündüğünü öğrenmek için o konu hakkında konuşması gerekir. Edebiyat hakkında ne düşündüğümü öğrenmek için bolca edebiyat okudum ve konuşurken anladım ki edebiyattan hazzetmiyorum. Şiiri de sevmiyordum ama kader karşıma İsmet Özel'i çıkardı. Şiir denince ondan başkasına tahammülüm "şimdilik" yok.

Peki edebi metinlerden ne bekliyorum? Galiba "taşıyıcı, ilham verici" bir yanı olması gerektiği kanaatindeyim. Okuduğum kitap beni başka bir kitap-yazar-kavram-efsane-film-şarkı-resim-yemek vb. hakkında motive etmeli. Kışkırtmalı, harekete geçirmeli. Kitap bittiğinde gideceğim yeri bilmeliyim. Değilse "inşa edici" bir okuma yapmış olduğumu düşünmüyorum. Arkası dönük vaziyette göl kenarında oturan ve elindeki çubukla yere düzensiz çizgiler çizerken derin düşüncelere dalmış birinin görüntüsünü dakikalarca izleten sanat filmlerine kaç kişi tahammül edebiliyor allasen?
Üniversite yıllarımda Orhan Pamuk'un Yeni Hayat'ını okumuştum da öyle heyecanlanmıştım ki otobüsle Güneydoğu Anadolu turuna çıkmıştım ve üçüncü sınıf bir sürü dinlenme tesisinde ucuz domates çorbası içmiştim. O tur süresinde yaşadıklarım hala hayalimdedir. Velhasıl edebiyat işe yaramalı be abicim! 

Murat Menteş bende tam da böyle bir etki bırakıyor. Tarzına bayılıyorum. Anlattıkları işime yarıyor. Çoğu yazarın kitaplarını takım elbise ile yazdığı bu yerde onun bu işi üzerinde eşofmanları ile yaptığını düşünüyorum. Gayet esnek ve edebi...Kendi ifadesiyle söyleyecek olursam, kitapları "ziyadesiyle malumat ihtiva ediyor." Yani işe yarıyor. Son romanı Antika Titanik'i henüz fermente ediyordum ki bir yenisi geldi. Kitabın adı: Derde Deva Randevu. Kitapta yazar ahirete irtihal etmiş on bir kişi ile röportaj yapıyor. Üstad dediği bu on bir kişi arasında hem Neşet Ertaş hem de Charles Bukowski var. Farabi ile Nietzsche'de orada. Kitabın içi dışı cıvıl cıvıl...Çizgi romanlı filan. Bu noktada Hakan Karataş'ın çizgileri kitaba hayat vermiş. Karataş'ın çizgilerinin üst düzey bir sözcük dağarcığı olduğunu düşünüyorum. Yarattığı sinematografik atmosfer kitaba payanda olmuş. Tebrikler.  

Yazar, Derde Deva Randevu'nun esasen bir roman projesi olduğunu söylüyor. Hafife Alma isimli bir çaçaron kadının müteveffa üstatlara musallat olacağı bir hikaye olacakmış. Kadın hem kişisel sorunlarını bu büyük kafalardan alacağı tavsiyelerle çözecek hem de bu cins kafaların buhranlarına deva olacakmış. Ne ki işler beklendiği gibi olmamış ve ortaya bu röportaj kitabı çıkmış. Ancak hissettiğim kadarıyla projenin bu hali Murat Menteş'i çok ikna etmişe benzemiyor. Belki de okurlardan gelecek eleştiriler ekseninde yoluna devam edecek. Zira yazar hemen kitabın ön sözünde olası eleştirilere karşı hafif ölçekli bir savunma paktı kuruyor. "Sen kimsin de bu büyük kafalarla çaylı-cigaralı sohbetler edeceksin?" diyeceklere karşı tevazu kartını hemen başında masaya koyuyor. Hemen arkasından "Belki bu kitabı okuyan birileri mezkur yazarlarla tanışıklığını ilerletmek isteyebilir" diyerek kamu yararını önemsediği mesajını da veriyor. Sonunda dayanamayıp "yahu uygarlığımızı kurtarıyoruz işte" noktasına gelse de "şakaydı" deyip manzarayı kurtarıyor.    

Derde Deva Randevu genç okur kitlesi için çok faydalı olabilecek bir kitap. Onlara ilham verecek, heyecanlandıracak ve ana kaynaklara yönelmelerini sağlayacak bir canlılığa sahip. Söz gelimi Nietzsche ile yapılan röportajı okuyan bir genç mutlak surette soluğu en yakın kitapçıda alacak ve o gece bir felsefi metinle haşır neşir olacaktır. Keza aynı durum Farabi için de mutlaka geçerli olacaktır diye düşünüyorum. Ancak Neşet Ertaş yahut Hüseyin Rahmi bölümünü okuyan biri aynı heyecana kapılır mı bilemedim. Sözünü ettiğim bölümlerin "henüz tatlanma" aşamasında "küt" diye bitivermesi işin aslı ben de bir hayal kırıklığı yarattı. Tam Neşet Ertaş açılıyor derken röportaj bitti. Tam Dosto konuşmaya başlayacak derken araya Hacı Bektaş girdi. Hüseyin Rahmi, garibim neredeyse  hiç bir şey anlatamadı. (Heybeli Ada'ya paraşütle inme sahnesi çok güzeldi.) Shakespeare, en az kendisi kadar bulanık bir varoluşla ortaya çıktı amma bittiğini bile anlamadım. 

Galiba kitaptan beklentim bu on bir üstadın yaşamına "Menteşçe" bir bakışı okumaktı. Bu duyguya ancak çok kısa anlarda kapılabildim. Yanılıyor olma ihtimalim var ama sanki Murat Menteş kitabın bu noktaya gelmesinde lüzumundan fazla "danışmanlık" almış gibi görünüyor. Ona kalsa Hafife Alma'nın maceralarını okuyacakmışız gibi hissettim. 

Kapaktaki No:1 ifadesinden bu serinin devamının geleceğini anlıyorum. Eğer Hafife Alma'nın maceraları yerine yeni bir üstatlar okuması yapacaksak Freud Bu İşe Ne Derdi, Nietzsche Bu İşe Ne Derdi formatlarına yakın bir çalışma yapılmasını umuyorum.  Üstatların kendilerini spot cümlelerle değil de azıcık daha detaylı anlattıkları röportajlar olabilir? Söz gelimi Dosto'ya elinde kanlı baltasıyla kitabın ortasında dolaşan Raskolnikov hakkında bir soru sorulmalıydı diye bekledim.  Yine üstatlara sorulanlar arasında konjonktürel olanlar vardı ve bu bölümleri okumak gerçekten keyifliydi. Günümüz dünya insanının sorunları daha çok sorulmuş olsa ve onların penceresinden durum yorumlansa müthiş öğretici olabilirdi. Son bir öneri olarak, bölümler arasındaki geçişler bir roman kurgusu ile sağlanabilirdi. Kitabı okurken böyle bir kurgu beklediğimi ifade etmeliyim.       

Son tahlilde Derde Deva Randevu çok hoş ve özgün bir konsept olarak olgunlaşmayı bekliyor. No: 2 gelecekse daha dolu gelsin diye dua ediyorum.