6 Şubat 2016 Cumartesi

Nietzsche'nin Kulakları Çınlasın, Bu Kez Vicdan Böyle Buyurdu

Ankara Okulu Yayınlarını seviyorum. Değerli, özenli ve etkileyici kitaplar yayınlıyorlar. İlkesel olarak duruşu olan bir yayın evi olmasından dolayıda ayrıca kutluyorum. Bahsedeceğim kitap İlhami Güler hocanın, Kasım 2015 tarihinde yayınlanmış "Vicdan Böyle Buyurdu" isimli kitabı. Kitap, güçlü kuvvetli bir adamın sizi iki ayağınızdan tutup duvardan duvara vurması şeklinde bir etki bırakıyor. Sarsıcı ve hüzünlü bir kitap. Sarsıcı, çünkü bildiğiniz ve bildiğinizi sandığınız pek çok şeyi "bir de böyle düşün" diyerek bilmediğinizi fark ettiriyor. Hüzünlü olmasının nedeni ise, İslam dünyasının hal-i pürmelali ve Türkiye'nin yakıcı yalnızlığı üzerine düşünceleri....

Kitap, 9 temel başlık altında ancak yüzlerce konuya değinerek ilerliyor. Okurken bazen yazarın kaleminden damlayan kanı, bazen gözünden süzülen yaşı, öfkesinden dolayı dişlerini gıcırdatırken çıkan sesi, sokağın ortasında attığı çığlığı, İslam coğrafyasına yönünü çevirip şap diye tükürüşünün yarattığı etkiyi hissedebiliyorsunuz. Yazar, rahat, akıcı ve entelektüel bir dil kullanıyor, 

Katılmadığınız düşünceleri olsa bile satır aralarına gizlenmiş ve "lütfen bana karşı gereken saygıyı göster, çünkü ben sana çok saygı duydum, konuşma sırası bende" diyen havayı rahatlıkla hissediyorsunuz. Hatta bazen, "bana katılmıyor musun? çokta tın!" dediği hissine bile kapılabiliyorsunuz. Yazar, o kadar rahat ve olgun ki iğneyi önce kendine batırdığı gün gibi aşikar. Ve kitabın bu yanı sizi içine çekiyor. 

Kitap, kısa kısa dillendirilmiş düşüncelerden oluşuyor. Kapitalizm ahlakından, sünni geleneğe, kadın erkek ilişkisinden, hava alanlarındaki kafelere kadar yüzlerce konudaki fikirlerini paylaşıyor. Senelerin imbiğinden geçtiği her halinden belli olan düşünceler arasında gezinirken bir sürü duyguyu aynı anda yaşıyorsunuz; kaybolduğunuzu, esridiğinizi, küçüldüğünüzü, yok olduğunuzu, çok önemli ve çok önemsiz olduğunuzu, hiç gözlem yapmadığınızı ve aslında neye inandığınızı sorgulamanız gerektiğini fark ediyorsunuz. Kısacası insanı "düşünmeye çağıran" bir kitapla baş başasınız.  

Kitap, öyle okudum bitti diyebileceğiniz bir çalışma  değil. Sürekli görebileceğiniz bir yerde durması gereken ve döne döne okuyacağınız bir kitap. Bana göre kitabın "ilham veren" bir atmosferi var. Kışkırtan, rahatsız eden ve kaşıyan bir havası...

Kitapta o kadar çok şeyden bahsediliyor ki... Abarttığım sanılmasın ama liste şöyle;

Kuran'dan, Tevrattan ve İncilden
İbni Arabi'den, Mevlana'dan ve Gazali'den
Hayattan, yaşamdan ve ölümden
Eşari'den, Maturidi'den ve Mutezile'den
Mucizeden, kerametten ve hikmetten
Akılan, zekadan ve fikirden
Vahiyden, ilhamdan ve sezgiden
Tavuktan, yumurtadan ve kuluçkadan 
Zenginlikten, fakirlikten ve orta hallilikten
Ruhtan, bedenden ve cesetten
Karakterden, kişilikten ve tipten
Televizyondan, gazeteden ve internetten
Sigaradan, içkiden ve nargileden
İlkellikten, modernlikten ve küreselleşmekten
Ünlülerden, ünsüzlerden ve sessizlerden
Camiden, mescitten ve Kabe'den
Mekke'den, Medine'den ve Kudüs'ten
Dünyadan, ölümden ve ahiretten 
Doğudan, batıdan ve kuzeyden
Taoizm'den, Hinduizm'den ve Budizm'den
Felsefeden, psikolojiden ve antropolojiden
Resimden, heykelden ve müzikten
Soyunmaktan, giyinmekten ve örtünmekten
Çaydan, kahveden ve sütten
Ulus'tan, Kızılay'dan ve Keçiören'den
Kudretten, servetten ve şöhretten
Tarihten, sosyolojiden ve ekonomiden
Mezhepten, meşrepten ve tarikatten
Sünnilikten, Şiilikten ve mezhepçilikten
Tasavvuftan, tarikattan ve hakikatten
Gelenekten, şimdiden ve gelecekten
Ahlaktan, merhametten ve adaletten
Cemaatten, Boko-Haramdan ve Işid'den
Kadından, erkekten ve çocuktan
Fıkıhtan, kelamdan ve tecditten
Saçtan, sakaldan ve kıyafetten
Makyajdan, kadından ve trajediden
Akıldan, mantıktan ve sezgiden
Falcılarda, emlakçılardan ve rantçılardan
İmandan, şüpheden ve hurafeden
Namazdan, zekattan ve ibadetten
Özneden, yüklemden ve zarftan
Şehirden, kasabadan ve köyden
Konuşmaktan, susmaktan ve dinlemekten
İyilikten, kötülükten ve hamasetten
Şeytandan, melekten ve cennetten
Cennetten, cehennemden ve Adem'den
Aşktan, sevgiden ve seksten
Düşünmekten, üretmekten ve keşfetmekten
Okumaktan, yazmaktan ve konuşmaktan
İd'den, egodan ve süper egodan
Sabahtan, gündüzden ve geceden
İnançtan, imandan ve teslimiyetten
Radikalleşmeden, fanatikleşmekten ve dogmatikleşmekten
Kant'tan, Nietzsche'den ve Goethe'den
Sevaptan, günahtan ve kebaptan
Otobüsten, dolmuştan ve taksiden
Teknolojiden, moderniteden ve çöp evlerden
Caner Taslaman, Ömer Çelakıl ve Edip Yüksel'den
Müslüm Gündüz'den, Fetullah Gülen'den ve Cübbeli Ahmet'ten
Muhafazakarlardan, mücahitlerden ve müteahhitlerden
Apartmanlardan, sitelerden ve gökdelenlerden 
Rükudan, secdeden ve el öpmekten


Yazara katılmayacağınız pek çok konu olabilir. Bu noktada yazar, "düşüncemin yanlışlığı ispatlanırsa nedamet getirir, tövbe ederim" demeyi de ihmal etmiyor.  Kitapta 335 sayfa var ve her sayfada ortalama 4 başlık olduğunu var sayarsak toplamda 1300-1400 başlıktan bahsedebiliriz. Yazar, Kuran'i bir yöntem olarak tekrara sıkça başvurmuş. Öğrenmenin kalıcılığı açısından bence harika olmuş. Bu tekrarlardan en çok nasiplenenlerin başında tasavvuf geliyor. Yazar, tasavvufun pasifize eden, silikleştiren, romantikleştiren, mafyalaşmış, haz merkezli, çileci, şeytani, aşk gibi bir dengesizlikle malül, kötücül ve en yalın haliyle "yanlış" olduğunu sıklıkla belirtmiş Aynı şekilde; mezhepçilik, selefilik, Eşari algı, kadercilik, ve ehli sünnet gibi geleneğin omurgasını oluşturan kavram/düşüncelerde yazarın eleştirel bakışından nasiplerini almışlar. 

Mesela bir yerde şöyle denmiş: "Dinin kurucusunun oluşturduğu normlar, zamanla teologlar tarafından yorumlanarak cemaat, mezhep, tarikat olarak somutlaşır. Teologların ve mezhep, tarikat ve cemaat üyelerinin trajedisi, kendilerinin üst kimliği/öğretiyi en sahih şekilde yansıttıkları iddiasıdır." 

Bir başka bölümde ise şöyle bir fikir ifade edilmiş: "Din, kimilerine göre hac, ramazan/oruç/cuma/namaz/kandil ve bayramlar olarak 'mevsimlik'; sakal, cübbe, başörtüsü ve tesbih olarak 'görüntülü', kimilerine göre de ahlak, hukuk ve siyaset olarak 'dört mevsimlik' ve iman-salih amel olarak gizlidir."

Yazar, "yetimlerin ve mazlumların yüzünde 'Tanrı'nın izini' gördüğünü" söylüyor ve belki de bu nedenle kitabın en çok üzerinde durduğu bir diğer konuda "modernizm, sekülerleşme ve yan etkileri" oluyor. Bununla bağlantılı olarak da 'Müslümanım' diyenlerin üzerine düşenlerde sıkça hatırlatılıyor. Örneğin bir yerde: "Kapitalizmin, ritüelleri, marka giyinerek ve kullanarak dünyayı gezmek ve lüks mekanlarda yiyip içmektir. İslami açıdan hayatın içeriği olarak 'daimi denenme' ise salih/anlamlı/faydalı ameller olarak daima yapma/çalışma/ öğrenme-öğretme, zulmü engelleme, merhamet, adalet ve ibadettir."

Sıklıkla düşünmeyi, ahlaklı ve merhametli olmayı salık veren yazar, İslam dünyasının 1400 yıldır devam eden yolculuğunun  "tecdid" hamleleri yapılamadığı için "sınıfın tembel çocuğu" olmakla sonuçlandığını söylüyor. "Roger Garaudy, Cat Stevens ya da Tony Blair'in baldızının müslüman olduğunu söyleyerek içine düştüğümüz düşünce yoksulluğunu birazcık daha katlanılabilir hale getirmeye çalıştığımız eleştirisini de yapıyor.

Son tahlilde Yazar, kendi ifadesiyle "Allah'ın muradını anladığını" söylüyor. Vicdanından dökülen harfler, bu şekilde bir kitaba dönüşmüş. İyi de olmuş. Hoca'ya, bu güzel çalışması için ne kadar teşekkür etsek az. 

Bitirmeden kitapla ilgili bir öngörüde bulunmak istiyorum: Kitap çıkalı 3 ayı geçmiş, ancak "uyduruk bir dolu yazarın, uyduruk kitapları" kadar ilgi merkezi olmamış. Bu bizim kayıp hanemize işlensin. Ancak bu çalışma önümüzdeki dönemde çok ses getirecek. İlhami Güler hocayı "pek istemiyor gibi görünse de" TV'lerde sıkça görecek gibiyiz. 


Kitaptan Mutlaka Okunması/Düşünülmesi Gereken Bir Kaç Alıntı

"Kadın sünneti, peçe-çarşaf, imam nikahı, kader-kısmet, kafa kesme, terör, şiddet, mezhepçilik...vs. gibi ilkel uygulama ve inançların İslam dünyasındaki yaygınlığı, uzun süreden beri bu dünyada düşünce ve kritiğin olmadığının kanıtıdır." 

"Gökyüzü, bulut, yıldız, ufuk, manzara, park-bahçe, kuş sesi, yerleşke/şehir olmanın 'doğal' parçasıdır. Siteler, TOKİ'ler, gökdelenler, cam kuleler, insanın bu hakkını elinden aldı. Bu tip bir şehirleşmeyi öngörenler, 'İnşaat Ya Resulallah' diyenler, insanlık düşmanlarıdır."

"Bir toplumun değer, düzen, düşünce, yaratma kapasitesi, ölülerinin bazılarını gömme gücüyle doğru orantılıdır. Bütün ölülerini yaşatanlar, hatta diriltenler, onları gömemeyenler, zihinsel bağımsızlığa, geçmişlerinden kendi istediklerini tercih ve beğeni kapasitesini haiz olmadıkları için bu böyledir."

"Çin'in ekonomik yükselişi, Doğu hikmetinin özü (Konfüçyüs, Buda, Tao) olan insani olma ve olgunlaşmadan vazgeçip Batı'nın temel içgüdüsü olan 'sahip olma' ya (kapitalizme) geçişle oldu: Basit malzeme ve imitasyonla ucuz işgücü aracılığıyla yoğun üretim ve ticaret."

"Çaresizlik veya boş zamandan doğan can sıkıntısı, Doğu toplumlarında din-tesbih; Batı toplumlarında icat, keşif ve devrim; postmodern kapitalist toplumlarda ise alış-veriş, oyun-eğlence ve uyuşturucuyla geçiştirilmeye çalışılır. "

"İnsanın vücuduna dövme yaptırması, değersizlik duygusuyla bedenini bakış/seyir için tuvale/tabloya dönüştürmesidir."

"İstanbu'da küçük, güneşsiz, rutubetli, yamaçta yolu yokuş-daracık, bir avuç gök gören, beton duvarlarla çevrili, penceresi cam cama..., ev demeye bin şahit lazım bir 'boşluk/yer' için 1.200 TL aylık kira ödenmek zorunda ise bu şehirde -zengin olsun, yoksul olsun- 'yaşamanın' sözüm ona cazibesi, değeri, anlamı nereden geliyor? El cevap: 1-Zorunda kalmaktan (Frankeştayn). 2- Şeytanlıktan. İstanbul, tabiatın sevabı/güzelliği, insanlığın günahıdır."

"Sarık-sakal-cübbe, İslam'da 'ulema''nın kisvesi değildir; bid'at olarak Yahudilikte ve Hrsitiyanlıkta oluşturulan 'din adamlarının' muadili olan hoca, müftü, imam, şeyh ve şeyhülislamların görünmeyen 'takva elbisesi' (Araf-26) yerine, 'ye kürküm ye' misali kendilerine saygı oluşturmak için biçtikleri kisvedir."






4 Şubat 2016 Perşembe

Babalar Ucuz Sabun ve Bisküvi Kokarlar


"Babasız büyürsen, alemin bir merkezi ve sınırı olduğunu anlamaz, 
her şeyi yapabileceğini sanırsın.
Ama bir süre sonra ne yapacağını bilmez, 
dünyada bir mana, bir merkez bulmaya çalışır, 
sana "Hayır" diyecek birini aramaya başlarsın." 
(Enver)

Orhan Pamuk, Kafamda Bir Tuhaflık'tan çok kısa bir süre sonra Kırmızı Saçlı Kadın'la döndü. "Hem içten hem de masal tadında" bir roman olmuş. Çünkü kitabın bir omurgası var. Yani yola çıktığı bir yer ve gittiği bir yer var. Şehname ve Kral Oidipus gibi dünyanın ortak hafızasında yer etmiş iki efsaneden yola çıkılmış ve modern zamanların ilişkileri ile harmanlanarak ortaya masal tadında bir eser çıkartılmış. 

Roman, Freud'un ülkemizde en popüler olduğu yıllarda, yani bundan 10-15 sene önce yazılmış olsaydı eminim daha fazla ses getirir, psikologların ve psikiyatristlerin çokça ilgisini çekerdi. Çünkü içinde "babayı öldürmek" ifadesine yaslanan ve üzerinde çok kalem oynatılmış Oidipus Kompleksi gibi "kalın" bir konu var. Bu bile bu alanın ilgililerinin dikkatini çekerdi. Ne ki merhum Freud, epeydir modern psikolojinin iplemediği bir adama dönüşmüş durumda. Geçelim. 

Kitabın künyesinde sık rastlanmayan -belki de hiç rastlanmayan?- "Kapak Fikri" şeklinde bir bilgi var. Karşısında Orhan Pamuk yazıyor. Dante Gabriel Rosetti isimli bir İngiliz'in, eşini model olarak kullandığı bir resim. Romanda bu resmin neden kullanıldığı anlatılıyor. Kırmızı saçlı kadının ise bu resimdeki kadını "biraz" andırdığından bahsediliyor. Ne yalan söyleyeyim kitabı okurken kafamda canlanan kırmızı saçlı kadınla kapaktaki kadının ilgisi yoktu. Kapaktaki bu kadın tiyatral yetenekleri olabilecek, devrimci, hayalperest ve etkileyici bir kadından daha çok "az önce süt sağmaktan geldiği için biraz yorulmuş, şu ellerimi bir yıkayayım da istediğin pozu vereceğim. Yeter burnumdan getirdin ne resimmiş bu bitmedi gitti!" diye eşine çemkiren bir kadını andırıyor. Öngörüm şu ki kapak diğer baskılarda değişir. Daha "zarif", daha "naif" daha "kadınsı" bir kırmızı saçlı kadın bulunur.  

Kitap, dünyanın en önemli şeyinin kuyu, en önemli işininde kuyuculuk olduğunu düşünen kuyu ustası Mahmut ile eski marksist-ilgisiz bir babanın oğlu ve ergenliğinin en fırtınalı yıllarını yaşayan Cem Çelik arasında yaşananlarla başlıyor. İstanbul ve üzerine oturduğu toprak, saflığını kaybederken, çıplak gözle bakıldığında sayılabilecek yıldız sayısı azalırken, çadır tiyatroları hızla yok olurken ve en önemlisi kuyu ustaları yerlerini devasa sondaj makinelerine bırakırken gerçekleşen olaylar etkileyici ve akıcı bir üslupla anlatılıyor. Yazar, kuyuların İstanbul için önemini anlatırken eski Ermeni kuyucuları da hatırlayarak birilerinin damarına basmayı unutmuyor. Kuyu, kitabın sonuna kadar okuyucuya eşlik eden önemli metaforlardan biri. Hz. Yusuf'un hikayesi ile başlayan kuyu imgesi, derinliğin, yalnızlığın, saf düşüncenin, düşünerek aydınlanmanın, zihin koridorlarında ışığın izini aramanın karşılığı olarak yorumlanabilir. Zira bir kuyunun başında kararmaya başlayan hikaye, aynı kuyunun başında aydınlanıyor. 

Zihnindeki baba imgesi oldukça silik, rol model olarak da baba figürü fazlasıyla cılız bir çocuk olan Cem ise kitabın ana karakteri olarak, bütün akışı belirleyecek olayları bu kuyunun kazılması aşamasında yaşar. Halk arasında aşk denilen "dengesizlik halini" ilk defa yaşayan Cem, yeni tanıştığı bu duygunun kendisine neler yapacağını/yaptıracağını öğrenmek ister. "Deveyi yardan uçuran, bir tutam ottur." atasözü, bu noktada ergenin duygu dünyasını anlatan en güzel mecazdır. Çünkü aşk denilen bu halet-i ruhiyeyi yaşayan Cem, bundan sonra olacakların yaşamının bütün akışına yön vereceğini bilmemektedir. 

Bu noktadan sonra "kaderinden kaçamazsın" mottosu ekseninde devam eden roman, baba oğul ilişkileri hakkında derin denilebilecek çözümlemeler yapmaya başlar. Doğu'dan Rüstem ve Sührab efsanesi, Batı'dan ise Oidipus trajedisi kitabın ana ayaklarını oluşturur. Doğu ile Batı'nın baba-oğul ilişkisi üzerinden karşılaştırıldığı bu sayfalarda "yerel zenginliklerimizin kıymetini bilemediğimiz, ne adam gibi doğulu, ne de batılı olabildiğimiz, Avrupai bir hayatı bir şey sandığımız, bir zamanlar kardeş katli gibi bir devlet acımasızlığını bile meşrulaştırdığımız, şairleri asıp, darağacının dibinde ağladığımız" gibi somut eleştiriler yer alır. Romanın sonunda ise dizilerimizin bitmeyen repliklerinden birine şahit olursunuz "gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır" 

Kafamda Bir Tuhaflık romanını okuduktan sonra Orhan Pamuk'un bu toprakların kodlarını çözdüğüne emin olmuştum. Kırmızı Saçlı Kadın'dan sonra aynı noktaya bir kez daha geldim. Yazar, Doğu'unun Doğu, Batı'nın da Batı olduğunu ama bizim gibi arada kalmış bir toplumun nereye ait olması gerektiğini bilmediğini söylüyor. Batıda oğulların babalarını, Doğuda ise babaların oğulları öldürdüğünü uzun uzun anlattıktan sonra bu coğrafyada ki baba oğul ilişkisinin ne doğulu, ne de batılı kalıplara oturmadığını anlatıyor. 

Elindeki tek araç çekiçse, her şeyi çivi gibi görmeye başlarsın sözü fehvasınca Orhan Pamuk'ta elindeki tek araç olan kalemini konuşturmuş. Silivri ceza evinde yatan gazetecilerden, Soma'da kaybettiğimiz işçilerimize, mücahitken müteahhitleşen muhafazakar inşaatçılara, değersizleşen İslam Sanatına, fitne-fesat konusunda uzmanlık düzeyinde eğitim verebilen saray dizilerine" kadar pek çok konuda eleştiri cümlelerini satır aralarında görebiliyorsunuz.   

Kitapta tasvirlere, betimlemelere, kişi ve mekanla ilgili uzun ayrıntılara pek yer verilmemiş. Böyle olsaydı kitap 195 değil, rahatlıkla 350 sayfa olurmuş. 

Son tahlilde, Kırmızı Saçlı Kadın kesinlikle okunması gereken bir kitap diyebilirim. İncelikle döşenmiş, iyi çalışılmış ve gerçekten "masal tadında" olmuş bir kitap. İyi okumalar...




2 Şubat 2016 Salı

Medyatik Meşhurlarla Sohbet

Medyatik meşhurlar (gazeteci, yazar, aktivist, yorumcu......) ile sohbet etme gafletinde bulunmak, "...dır, .....dır, .....dır...." tecavüzüne veya kuzu gibi bir dinleyici olmaya (mahkumiyete) katlanmak demektir. Arada bir, rüşvet-i kelam kabilinden, dinlenmeyen cümle etmeyi başarabilirseniz; bu esnada bay/bayan bilmiş, nefesini toplayıp çayından/kahvesinden bir yudum almış olur.
İlhami Güler- Vicdan Böyle Buyurdu