7 Şubat 2018 Çarşamba

Kadim Bir İnsanlık Sorunu: Yalakalık

Gezilerinden birinde Adolf Hitler yanındakilerle köyün hanına girer. Handa halktan kişilerin yanı sıra köyün ileri gelenleri ve yöneticileri vardır. Et yemediği ve alkollü içki kullanmadığı için Hitler içecek olarak kendine maden suyu ısmarlar. Bunun üzerine orada bulunan herkes garsondan maden suyu ister. Yalnız uzun masanın diğer ucunda oturan civar ahalisinden safça biri "Bira!" diye seslenir garsona. Yanında oturanlar dirsekleriyle dürterler adamı ve merak içinde çevreye dikerler gözlerini. Hitler adama dönerek seslenir: "Köyde ikimizden başka dürüst adam kalmamış anlaşılan."   

Resim yazısı ekle

4 Şubat 2018 Pazar

The Turin Horse Yahut Nietzsche'nin Sarıldığı At

"Karlı Bir Gece Vakti Bir Dostu Uyandırmak" şiirini İsmet Özel'in sesinden dinliyorum/izliyorum. Şair: "Kardeşlerim, bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan, yaklaşıyor yaklaşmakta olan" deyu kulağımdan çekedursun, gözüm, fonda kırçıl renkli bir atın rüzgara karşı koştuğunu gösteren müthiş çarpıcı bir videoya takılıyor. Sinematografik bakışım pek yoktur amma bu görüntü yakamdan kavrayıveriyor. Bu at da neyin nesi derken video hakkında yapılmış yorumlara bakıyorum. Yorumlarda okuduklarım beni bir filme götürüyor. The Turin Horse yani Torino Atı.    

İşte At bu!
Filmin kompozisyonuna şıp diye oturmuş.
Rivayet o ki; Nietszche üstadımız 1889 yılının bir kış gününde Torino sokaklarında gezinirken atını kırbaçlayan bir adam görür. Üstad bu manzara karşısında öyle içlenir öyle hüzünlenir ki kimse ne olduğunu anlamadan at arabasının üzerine atlar ve kırbaçlanan bu ata sarılıp ağlamaya başlar. Onu komşusu eve götürür ve yine rivayetlere göre iki gün boyunca katatonik halde yata kalır. Bu saatten sonra Nietzsche ablası ve annesi ile birlikte 10 yıl daha yaşar. At olayının önemli bir kırılma olduğu neredeyse herkesin ortak fikridir.  

Bu noktadan hareket eden Macar yönetmen Bela Tarr ise oturur ve Nietzsche'nin sarıldığı bu atın öyküsünü anlatmaya karar verir. Mezkur atın görüntüleri ise filmin açılış sekansını oluşturur. Bu ata ne olmuştur, sahibi kimdir, kimin nesidir bilen yoktur. Bu noktada da sinema devreye girer ve at için bir öykü yazılır. Yönetmen Tarr, kategorik olarak "sanat filmi" klasmanına giren bir film çeker. Öyle böyle değil ama bildiğiniz "sanat filmi". Bu uyarıyı yineliyorum çünkü önemsiyorum. Zira sanat filmi izlemek, öyle her aklı kesen adamın yapacağı iş değildir. 

Biliyorsun, sanat filmi klasmanındaki bu filmler klasik bir sinema takipçisinin aradığı pek çok şeyi veremeyen türdendir. Ne sürpriz son olur bu filmlerde, ne aniden öldürülen bir kahraman ne de tüm aile efradını doğrayan psikopat bir aşık. Her şey rasyonel ve beklendiktir. Bu filmlerin karakterleri; akşam olunca eve gider uyurlar, sabah olunca da uyanırlar. Öyle aksiyon filmleri gibi geceden sabaha devasa bir hangarda kötü adamlarla silahlı çatışmaya girmezler. Senin benim gibi kahvaltı da peynirli tost falan yerler.  İcabında o tost pişene kadar, hatta karakter tostunu yiyene kadar izlersin o sahneyi. Öyle ki; yönetmen yaşamın gerçekliğine vurgu yapacaksa -yahut da kafaya koyduysa- o kahvaltıdan sonra karakter işe gidene kadar izletir sana sahneyi. Dişlerini fırçalar, ellerini yıkar, ayakkabılarını giyer...Filmde oyuncu işine otobüsle gidiyorsa, uzun uzun camdan dışarı bakar. Sen de onunla beraber işe kadar gidersin. Bu filmlerin oyuncuları da filmler kadar gerçektir. Bu oyuncuları öyle her yerde göremezsin, sosyal medya hesaplarındaki takipçi sayıları bile hısım akrabalarının sayısı ile sınırlıdır. Tanınıp bilinmezler ama asıl oyuncu bunlardır.


Torino Atı tam da böyle karakterlerin yer aldığı bir film. Sanat filmi. Tam 146 dakika sürüyor ve sürekli aynı şeyleri izliyorsun. At, baba ve kız. Mütemadiyen esen ve artık insanın sinir sistemini yıpratacak kadar ısrarcı bir de rüzgar var. Görüntüler ise tek kelimeyle mükemmel. Gri bir çölün ortasındalar ve muhteşem sadelikte bir hayatları var. Modern zaman insanları tarafından pekala kıskanılacak bir yalınlık içinde yaşıyorlar. Bir insan yaşamak için asgari olarak neye ihtiyaç duyuyorsa o kadarına sahipler. İçmek için su, yemek için patates, giymek için iki kat elbise, döne döne okumak için bir tanecik kitap ve bir kaç parça alet edevat. Başkaca bir şey yok. Muhteşem değil mi? Talep ettikleri hiç bir şey yok, bir şeye sahip olmak istemenin yarattığı nevrotik kaygıyı ikisi de tanımıyor, arkadaşları bile yok. Hısım akraba hak getire...İşte film bu minvalde akıp gidiyor ve bana kalırsa her izleyici bu filmden heybesinin hacmi kadar nasiplenebiliyor. Zira "yönetmen ne anlatmak istemiş" sorusunun cevabı her izleyiciye göre değişecektir diye düşünüyorum.

Filmde en uzunu 6-7 dakika kadar süren bir diyalog sahnesi var. Burada 13,5 milyar yaşındaki dünyamızın kısa bir okuması yapılıyor. Diğer diyaloglardan en çok aklımda kalan ise baba kız arasında geçen ve ağaç kurtlarının sesinin neden artık duyulmadığının sorgulandığı kısacık bir bölüm oldu. Kısacık ama hayatları kadar yalın bir diyalog. Çünkü o kadar kendi hallerindeler ki, tüm konuşabilecekleri şey bu kadar. Dünyanın diğer yarısında neler oluyor hiçbir bilgiye sahip değiller. Dolayısıyla sorumluluk da hissetmiyorlar. Kimseye karşı suçluluk hissi yaşamıyorlar. Esasen özgür olduklarını bile söyleyebiliriz. Hiçbir şeyin kölesi değiller. Çok az eşyaları ama bolca zamanları var. 

Filmi taşıyan müzik ise karakterlerin dünyası kadar biteviye. Bir müzik filmin ruhuna ancak bu kadar yakışır. Neşesiz, hüzünsüz ve yeknesak. Az sonra hiçbir şey olmayacağından o kadar eminsiniz ki...

Peki at'a ne oluyor? Onun sonu da sahipleri gibi...

        

    
      

29 Ocak 2018 Pazartesi

Yoksullara Neden Hep Tavuk Yediriyorlar?

"İnsanların elleriyle yaptıkları yüzünden kara ve denizde bozulma meydana geldi. Neticede Allah, yaptıklarının sonuçlarını kendilerine tattıracaktır. Umulur ki yol yakınken dönerler."

Rum-41

"Eline yetki geçtiği zaman da yeryüzünde fesat çıkarmaya, insanın ürününü ve neslini yok etmeye çalışır."

Bakara-205


Kitapçılarda bir kaç haftadır göz göze geldiğimiz bir kitap var. Hemen kapı önlerine konulanlardan, yeni çıkıp da çok satanlardan biri. Asker bavulu cesametinde bir şey. 500 sayfaya yakın bir hacmi var. Haftalar var ki süzüm süzüm süzülüyor. Ne kadar görmezden gelmeye çalışsam da kendini okutmakta kararlı bir duruşu var. Kitapçı esnafı da sağ olsun hemen kapının ağzına koyuverince ister istemez bir elektriklenme oluyor. Bir iki kez elime alıp göz atmaya yeltendimse de "bir 'gasteci' ne yazmış olabilir ki canım" deyip geri bıraktım. Zira 'gasteci' kitabı okumak hep zor gelmiştir. Çok şey bildiklerinden ve de herhangi bir konuda uzmanlık geliştiremediklerinden olsa gerek, kitapları da zihinleri gibi dağınık oluyor. Bu nedenle 'gasteci' kitabı okurken odaklanmakta sorun yaşıyorum. Söz gelimi bir Protestan Mezhebi olan Mennonit'lerle başlayan bir yazı, buğday tarımında yaşanan zorluklarla sonuçlanabiliyor. Yahut da yakın tarihte yaşanmış bir olayla ilgili yapılacak sandığım değerlendirme, Yeni Zellanda yerlilerinin ergenlik dönemlerinin neden bu kadar fırtınalı geçtiğinin anlatıldığı bir psikolojik tespite dönüşebiliyor. Bu kitapla ilgili de aynı endişelere sahiptim. Etrafında çok dolandım. Okumamak için çok direndim ama neden sonra kendimi elimde Saklı Seçilmişler'i tutarken kasanın önünde buluverdim. 

Okuması çok kolay ve akıcı bir kitap. Vakti olan biri iki günde okuyabilir. Peki, kitapta yukarıda dile getirdiğim dağınıklık var mı? Elbette var. Ne sanmıştınız ki? Soner Yalçın'da bir 'gasteci' ve çok şey biliyor. Çok anlatmış. Hatta öyle çok anlatmış ki 485 sayfaya rağmen anlatacaklarını bitirememiş. Son tahlilde güzel bir çalışma çıkmış ortaya. Bir farkındalık kitabı olmuş. Çağdaşlarını dürten ve 'etrafına dikkatle bak' diyen bir uyarı kitabı olmuş.     

Yazar, küresel şirketlerin gıda, hayvancılık ve ilaç sektöründe yediği herzeleri anlatırken Türkiye'nin bundan nasıl nasiplendiğini aktarıyor. Nasıl zehirlendiğimizi Testere filmi naifliğinde yumuşak yumuşak anlatıyor. Mısır şurubunun faziletlerinden, 'terbiyeli tavvuk'ların yediği antibiyotiklerden, GDO'lu pirinç pilavı yemenin hikmetlerinden, ABD'nin gadrine uğrayan pancarın mağduriyetinden, hibrit buğdaydan yapılan ekmeğin ılık ılık kansere davetiye çıkardığından ve daha pek çok gıdanın uğradığı zulümden bahsediyor. Sayfalar ilerledikçe ve gıda teröristlerinin yeryüzü insanına ettiklerini okudukça gözünüzün önüne sık sık Uğur Dündar geliyor. 'Uğur Abi, bu böcek bir muzun içinde Güney Afrika'dan geldi' diyen adamın ne güzel bir adam olduğunu anlamaya başlıyorsunuz. Anlamak bir yana dursun, özlediğinizi fark ediyorsunuz. Kendinizi, 'varsın hamam böcekleri un çuvallarının üzerinde cirit atsın ama şıkır şıkır ambalajlardaki kimyasallar ekmeğimizin içine girmesin' derken buluveriyorsunuz. Kitabı okurken arka planda halimizi anlatan damar bir arabesk şarkı olması gerektiğini bu noktada hatırlatmalıyım. ♫♬♫♬Yazıklar olsun, kaderin böylesine yazıklar olsun...Her şey karanlık, nerede insanlık? ♫♫

Kitap, günümüzden başlayarak Osmanlı'nın çöküş dönemine kadar geriye gidiyor. Yaşadığımız gıda terörünün sebepleri bir bir sıralanırken önce tüm suçun Ak Parti'de olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz. Sebepler ayrıntı kazandıkça suçun asıl sahibini Turgut Özal olduğunu görüyorsunuz. Ama bununla kalmıyor. Özal'ı bu yanlışları yapmaya iten sebepler açığa çıktıkça işin ucu önce Demokrat Partiye sonra Marshall yardımına sonra da Abdülhamit dönemine kadar uzanıyor. Bununla bitse iyi. En sonunda başımıza gelen işlerin pek çoğunun ABD kaynaklı olduğunu fark edip rahatlıyorsunuz. 😊Yazar, kitap boyunca en çok eski Tarım Bakanı Mehdi Eker ve Ak Parti iktidarının tarım ve hayvancılık politikalarını ağır bir dille eleştiriyor. Mehdi Eker'in kitapta yazılanlarla ilgili bir cevabı vardır diye umuyorum. Eğer makul cevapları yoksa vay halimize... 

Kitap; oğlunuzu kısırlaştıran, eşinizi obez, sizi diyabet yapan ve 6 yaşınızdaki kızınızın adet görmeye başlamasına neden olan gıdaları bir de üstüne para vererek aldığınızı hatırlatıyor. Gıdaların birer korku kaynağına dönüştüğünü, diyetisyenlerin yazdığı modern muskaların konjonktüre göre değiştiğini ve ne kadar yediğimize değil de ne yediğimize bakmamız gerektiğini vurguluyor. Gözümüzün önüne bakmamızı ve arkamızdan dönen oyunların farkına varmamızı salık veriyor. Marshall Yardımı döneminde halkımıza türküler üzerinden yapılan manipülasyona (zeytin yağlı yiyemem aman) bir kez daha gelmeyelim diyor. 

Kitap boyunca karşınıza çıkan bir 'şey' var. Bu 'şeyi' önce bir adam sanıyorsunuz, sonra bir aileye dönüşüyor ve en sonunda da bir fenomene...Rockefeller namlı garabetten bahsediyorum. Her taşın altından çıkan bu garabet, kitabın en önemli figürü. Dünyada kötü bir şey olduysa altından bu isim çıkıyor. Tescilli bir 'deccal' olmalı? Bu aile ile ilgili yazarın verdiği ayrıntılara bayıldım. Soner Yalçın'ı bu araştırma konusunda takdir ediyorum. Zira bu ismin İllüminati dışındaki yanlarından bu kadar haberdar değildim. 20. yüzyılın başındaki öjeni fantezisinin altından bile çıktığına göre muazzam bir kötülük potansiyeli olmalı? Bu noktada yakında ölen David Rockefeller'in yaptırdığı söylenen organ nakilleri ile ilgili Soner Yalçın'a bir hatırlatma yapmalıyım. Kitabın 472 sayfasında bu nakillerden bahsediliyor. Oysa Amerikan menşeli pek çok site bu haberin yalan olduğunu söylüyor. Çünkü enikonu 6 kez kalp nakli olduğu iddia ediliyor. Bu konuda Soner Yalçın ile aşık atamam biliyorum ama benden hatırlatması...😊

Rockefeller ve diğer küresel kodamanların masum insancıklara ettiklerini okudukça dünyanın dayanılmaz bir yer olduğuna ikna oluyorsunuz. Hatta ara ara 'böyle bir dünyaya çocuk getirmek istemiyorum' diyen zıpçıktı arkadaşınızın bu çıkışını pekala anlamlı bile buluyorsunuz. Bu kodamanlar neden dünyayı zehirliyorlar, mutlu mesut yaşamak varken neden yediğimiz ekmekten, içtiğimiz sudan intikam alıyor bunlar diye soruyorsunuz. Para için mi? Yazar bu soruya 'Hayır mesele yalnızca para değil' diye cevap veriyor. Daha üstte, daha aşkın, daha patolojik, daha zengince bir başka sebep daha var diyor. Bunun ne olduğunu kitabın sonuna kadar anlatmıyor. Çünkü kitabı yazma amacının sırf bu sebep olduğunu söylüyor. Kitap boyunca bu soru damağınızda çok hoş bir tat bırakıyor. Yazar: 'Neden yoksullar hep tavuk yer?' 'Gazlı içecekler neden hep ucuzdur?' 'Fast-food ürünleri neden diğer ürünler kadar zamlanmıyor?' diye sordukça okumanın keyfi artıyor. 
    

Soner Yalçın kitapta Cumhurbaşkanlığı Külliyesindeki bostandan bile söz ediyor. Bostanların metrekaresinden, ekilen ürünün içeriğine kadar bilgi vermiş. Haklı olarak soruyor: 'Vatandaş hibrit gıdalar yerken, GDO'lu sebzeye meyveye mecbur kalırken, külliye sakinleri 'organik gıdalar mı yiyor?'

Kitapta çok bilgi, çok veri ve çok eleştiri var. Mutlaka bilinmesi gereken pek çok gündelik bilgi var. Ve fakat ses getirmesi gerekiyor. Konuşulması, tartışılması gereken pek çok duyarlılık var. Zira gıda konusu insanlar için birincil önemdedir. Yazar bir yerde bu durumu şöyle ifade ediyor: 'İnsanlar Ak Parti'nin Milli Eğitim Politikasının kaç kez değiştiğini bilir ama tarım politikasından kimsenin haberi yoktur.' Haksız sayılmaz. Bir başka yerde de şu minvalde bir laf ediyor: Halkımızın yediğinin içtiğinin içindeki zehir pek önemli değildir yeter ki içinde domuz eti olmasın. 😅😅