13 Aralık 2022 Salı

ZOR OLANI SEÇ, DAR KAPIDAN GEÇ

Günlük yaşamında da öyle. Kitabın ortasından konuşmayı seviyor. Bana kalırsa bu bir varolma biçimi. Onun bu özelliğini elinden alın üç gün yaşayamaz. Böyle böyle imar ediyor dünyayı/dünyasını. Çok defasında bir konu hakkında ne düşündüğünü öğrenmesi için o konuda konuşması gerekiyor, bazen kendi fikirlerini o esnada konuşurken öğreniyor ve bazı şeyleri ilk defa kendinden duyuyor. Tuhaf gelmiş olabilir ama öyle. :) Konuşmak, anlatmak ona iyi geliyor. Dudaklarından döküleceklerden o kadar emin ki, bir konuda yekten fikirlerini serdetmekten zerre miskal çekinmiyor. Kitabın ortasından konuşuyor, lafa yekten giriyor, ne diyeceğini kendisi de bilmiyor filan dedimse sakın bir yanlışa, bir önkabüle düşmeyin, hata edersiniz. Yaslandığı yerden o kadar emin ki, yola çıktığı nokta o kadar kadim ki, üzerinde yükseldiği kaya o kadar sağlam ki; neyden çekineceğim allasen demesin de ne yapsın?   

Zira Şirvan Hocadan bahsediyorum. Bir yaklaşımdan, paradigmadan ve bir duruştan...Evet kitabın ortasından konuşuyor çünkü kitabın başını da sonunu da evvelce okumuş. Bu hikaye nereye gider başından beri biliyor. Gölgesinde dinlendiği ağacın oraya yeni dikilmediğinden ve kökünün dallarından daha sağlam ve derinde olduğundan emin. Şirvan Hoca öyle. Bir eminlik hissi üzerinden kurguluyor hikayesini. Bir eminlik hissi ile inşa ediyor karakterlerini. Yan yollara sapmıyor hiç, kestirme yol nedir lügatinde yok. Zor olanı seçiyor ve dar kapıdan geçiyor.  

Bu eminlik hissi kılcal damarlarına kadar işlemiş hocanın. Uzun yolu o kadar çok seçmiş ki, yıllar içinde zihninde oluşan nöral otoban sekiz şeritli ve kaymak gibi bir yola dönüşmüş. Bir şeyden emin olmazsanız bu kadar sık tekrar etmezsiniz öyle değil mi? Bu davranış onda adeta kemikleşmiş. 

İyi de olmuş, zira son kitabı Saklı Asa'yıda aynı kafa konforu ile okuyorsunuz. Kitabı açtığınız anda kendinizi hikayenin içinde buluveriyorsunuz. Uzun ve sıkıcı tasvirler, incik boncuk betimlemeler yok. Karakterlerin adı, fiziksel özellikleri, hikayenin geçtiği zaman vb. detaylar yok. Dikkatli okur, kitabın alt metinlerinde bir yerde hikayenin "bizim memlekette" geçtiğini anlayabilir ama daha ötesi yok. Yazarın bu kasıtlı seçimi önemli, zira yazar, okurun mutlak mesaja odaklanmasını istiyor. Yersiz detayların okurun dikkatini dağıtmasından çekindiği için mesajını aktarırken çıt çıksın istemiyor ve adeta parmak uçlarında yürüyor. Aktarmak istediği şey yine aynı. Dosdoğru olduğunu bildiği bir uzun yol var ve "lütfen uzun yolu seçin" deyu okuyucusuna sesleniyor. Küçük hesaplar yapmayın, hayalci olmayın, kısa yol aramayın ve lütfen uzun yolu seçin. 


Kitabın adı Saklı Asa ancak kitapta gizli saklı hiçbir şey yok. Hoca'daki eminlik hissi buraya da sirayet etmiş. Hoca handiyse kitap boyunca "gizli saklı bir şey yok, apaçık görünene, burada olana odaklan" diyor. Bunu da o kadar güzel yapıyor, çağın insanını o kadar güzel fırçalıyor, zarafet içinde kulağını çekiyor ki...Kitap bittiğinde "iyi oldu be, hiç hoşumuza gitmeyen şeyler okuduk ama kulağımızın çekilmesi de gerekiyormuş" hissi yaşıyorsunuz. Çünkü Hoca, yepyeni bir şey söylemiyor. Zaten sende olanı, yine senin önüne koyuyor. Ne ararsan kendinde ara diyor ve yalnızca o eminlik hissinden aldığı güçle sana "doğru olanı" hatırlatıyor. 

Esasen Saklı Asa, satın aldığı her şeyi mutluluk zanneden modern insan için bizzat eczacı tarafından hazırlanmış bir reçete. Hocanın da aslen eczacı olduğu bilgisini verirsek reçetenin ehil eller tarafından hazırlandığını herkes bilmiş olur. Kitaptaki felsefi dil ise hocanın bilim felsefesi kariyerinden kaynaklanıyor. Güzel bir kompozisyon öyle değil mi? Medikal olanla felsefi olanın mezcedilmesi sonucunda ortaya insana şifa veren bir reçete çıkmış. 

Saklı Asa hayatta istediklerine ulaşmanın kısa yolunu arayan bir üniversite öğrencisinin içsel yolculuğundan bahsediyor. Hazcı koşu bandına binmiş, koştukça terleyen, koştukça yorulan ama hiçbir yere gidemeyen bir gencin hikayesi. Aradağı şeyin bir kitap olması ve mayasında bulunan insani güzellik dışında genci özel kılan bir şey yok. Locke'nin ifadesi ile o bir tabula rasa.:) Bu haliyle genç, çağımızın idealize ettiği "insan modelinin" bir kopyası gibi algılanabilir. Kitabın ne olduğunu bilen, yazar çizer takımını takip eden, hatta kitapçı gezen ancak raflar arasında birden beliriverecek ve ona gülümseyerek "evet doğru kitap benim, beni al ve hayatın sırrını öğren, tüm dileklerin gerçek olsun" diyecek bir kitabın varolduğu vehmi ile yaşayan bir insan modeli...Mezkur gencimiz de böyle...Bir kitap okudum ve hayatım değişti diyen Orhan Pamuk'un karakterinin aksine bir kitap bulursam (okursam değil, bulursam :)) hayatım değişecek diyen modern bir "omurga." Neyse ki pek çok Doğu hikayesinde olduğu gibi karşısına bilge bir ihtiyar çıkıyor ve genci varoluşa dair bir sorgulamanın içine girmesi için yüreklendiriyor. 

Şirvan Hocayı takip edenler ne düşünür bilmem ama Saklı Asa hocanın iç yolculuğu açısından manidar bir yerde durmuş gibi görünüyor. Temelde hoca bir bilim adamı ve nedenselliği önemseyen biri. Ne ki hikayedeki mistik ve zaman zaman satır aralarından sızan uhrevi hava dikkatlerden kaçmıyor. Özgür iradeye yaptığı beşte iki-beşte üç atfı ve aradığın şeyin dünyada olup olmaması ile ilgili döne döne yapılan vurgular beni böyle düşünmeye sevketti. Bu nedenle hocanın bir sonraki hikayesini şimdiden merak etmeye başladım. Zira Şirvan Hoca'nın bilimsel/nesnel bir yanı olduğu kadar görünmeyeni de hisseden rikkat sahibi bir kalbi olduğunu düşünenlerdenim. Kimbilir belki bir sonraki hikaye öteler hakkında bizi düşünmeye sevkeden başka bir macera olabilir.     








  

9 Temmuz 2021 Cuma

DALGALAR, FREKANSLAR, ENERJİLER HEP BİZDEN YANA...

 Hayat beklediğimiz gibi değil, olduğu gibidir.

Hepimiz bunu yaparız. Yeni tanıştığımız birini zihnimizde koyacak yer ararız. Çünkü zihnimizde şablonlar vardır ve tanıştığımız kişiyi hazır şablonlardan birinin içine tıkıştırıveririz. Her insan için ayrı bir şablona ihtiyaç duyulmaz. Genellikle birbirlerine çok benzediklerinden mevcut şablonlardan birinin içine kolaylıkla otururlar. Kimileyin ise öyle insanlar çıkar ki karşınıza zihninizdeki şablonların hiçbirine oturtamazsınız onu. Sağından solundan ezer bükersin de girmez Allah girmez. Böylesi insanlar için zihinlerimiz hemen direnişi bırakır ve yepyeni bir şablon tasarımı yaparlar. Sadece ona özel, taptaze ve şıkır şıkır bir şablon. Bu insanlar genelde başlarının üzerinde bir hale ile dolanan kimselerdir. Çünkü seni, yeni bir şablon tasarlamaya itecek kadar nevi şahsına münhasır ve etkileyicidirler. Mezkur haleyi görenler onu şıppadak tanırlar. 

Bilinçsel Kırtasiye'nin Bcafesinde yakın zamanda rastlaştık kendisiyle. Ortak dostumuz Kemal Bayram abi ayarlamadıysa spontane bir tanışıklıktı. Yan yana düşüverdik kalabalığın içinde. Doğrudan lahmacun mu istemeliyiz yoksa mantar çorbası ile mi başlamalıyız gibi hayati bir soru hakkında konuşurken birden kendimi kadim felsefi soruların içinde buluverdim. Lahmacunlar bitti, tatlılar gövdeye indirildi ve çaylar içildi. İşte sözünü ettiğim şablon da o esnada zihnimde oluşuverdi. Çünkü bu adam yepyeni bir şablonun açılmasını adeta zorluyordu. Şirvan Hoca konuştukça ısınıyor, ısındıkça açılıyordu. Şahane bir gün geçiriyordum. 



Şirvan Hoca 25 yıldır Türkiye'deydi ve gördüğüm kadarıyla bu coğrafyanın kodlarına fazlasıyla hakimdi. Zaman zaman görünür hale gelen  ancak sadece dikkatli kulakların fark edebileceği Azeri lehçesi olmasa bildiğin Yozgatlı diyeceğim biriydi. Anlatmayı, konuşmayı, paylaşmayı seviyordu.  Sonraki görüşmemizde kendisi için "benim işim sadeleştirmek" dese de bende sadeleşen bir şey olmamıştı. Bilakis mevcut zihinsel karışıklığımı sadeleştirmek yerine ekşi sözlük yazarları gibi yeşillendirmeyi başarmıştı. İyi de yapmıştı. 

Anooshirvan Miandji, ya da arkadaşlarının ona seslendiği haliyle Şirvan Hoca kısaca ilham veren biri. Zihnimde onun için açtığım şablona mütemadiyen eklemeler yapıyorum. Birkaç gündür Aromatik Adam isimli epistemik romanını okuyorum ve bir süredir Şirvan Hoca'nın zihinlerde yaptığı şeyin ne olduğunu anladım. Tanrı'nın kendisi ile ilgili muradının "sadeleştirmek" olduğunu vehmetse de ona katılmıyorum. Hatta tam tersini düşünüyor olabilirim.  

Öykü bu ya. Padişaha iki yavru doğan hediye etmişler. Doğanlardan biri kısa sürede yaman bir avcıya dönmüş. Yükseklerde uçuyor ve kanatlarını açtığında görkemli bir kuşa dönüşüyormuş. Öteki doğan ise bir dala tünemiş vaziyette duruyor, yemi geldiğine yiyor, suyu geldiğinde içiyormuş. Padişah bir gün, bu sünepe kuşu görünce "işin ehlini çağırın da şu kuşcağızı doğan etsin" demiş. Gelen adam çok kısa bir süre içinde kuşu atak bir avcıya dönüştürmeyi başarmış. O da yekdiğeri gibi avcılık yapıyor, yükseklerde uçuyormuş. Padişah ehil kimseye bunu nasıl yaptığını sorunca adam kısa bir cevap vermiş: Tünediği dalı kestim. Şirvan Hoca'nın yaptığı şeyin daha çok bu olduğu kanaatindeyim. Konfor alanında yatmaktan sağında solunda yatak yarası çıkan insanların tünediği dalı kesiyor ve onları uçmak zorunda bırakıyor. 

Sözgelimi Aromatik Adam romanı. Bu 190 sayfalık epistemik çalışmada tam bir "doğan eğitmeni" var karşımızda. Malcolm X'ten mülhem "uyuyanları uyandırmaya bir tek uyanık yeter" sözü bu romanda tam da hoca için geçerli hale geliyor. Şirvan Hoca bu kitapta insanlık kadar eski bir patolojiye işaret ediyor. Arı kovanına çomak sokuyor dense yeridir. Zira yine insanlığın konfor alanını zorlayan bir uyarı da bulunuyor. "Ben yanılabilirim" ama sizin sandığınız gibi de olmayabilir diyor. Hatta okkalı bir "sadeleştirme" yapıyor bile denebilir.


Aromatik Adam; bir düşünme metodunu inşa eden, öneren ve pratiğini yapan bir roman. Kitap, gizemli bir adamın tren vagonlarında hastalara şifa, dertlilere deva, borçlulara eda dağıttığı bir vasatta başlıyor. Olaya medyanın, emniyetin, halkın ve nihayet adliyenin müdahalesi ile de sona eriyor. Yazar, herhangi bir coğrafya yahut mekan ismi belirtmiyor olsa da olay örgüsünün memleket sathında gerçekleştiği gün gibi aşikar. Romandaki karakterlerin de ismi yok ama o kadar tanıdık, bildik karakterler var ki bir isimleri olsa ancak bu kadar olurdu. Zira romanın maksadı bir karakteri cilalamak yahut olayı parlatmaktan çok okura "aslında ne olduğunu" göstermek. Bu yanıyla roman amacına fazlasıyla ulaşmış görünüyor. 

Romanın çok başarılı olduğu bir başka nokta ise çektiği fotoğraflar. Hayır hayır roman resimli değil fakat yazar o kadar güzel açılardan fotoğraflar çekmiş ve yazmış ki olanı biteni tüm renkleriyle satır aralarında görmemek imkansız. İlgili bölümleri okurken şaşı bak şaşır temalı yanıltmacalar gibi karakterler sayfanın içinde beliriveriyor. Sözgelimi televizyonda bir açık oturum düşün ve program sunucusunun etrafında halelenen konuklar şöyle olsun: Bir fizikçi, bir gazeteci, bir doğa üstü olaylar uzmanı, bir kozmik şifacı, bir astrolog ve bir de doktor. Bu manzarayı hayal etmek, ekrandaki stereotipleri canlandırmak çocuk oyuncağı olmalı. Roman buna benzer çokça fotoğrafla dolu ve bu bölümleri okurken kıkırdamamak imkansız. Hele Şirvan Hoca'nın sesine, konuşmasına azıcık aşinaysanız çok keyif alırsınız. Hatta bu new age ıvır zıvırlar ilginizi çekiyorsa ekrandan üzerinize doğru gelen pozitif enerjileri, frekansları, dalgaları hissetmeniz işten değil. :) 

Yazarın okura uyarılarda bulunduğu, aman dikkat edin dediği hatta kulağını çektiği bölümleri tekrar tekrar okunacak kalibrede metinlerden oluşuyor. Özellikle son bölümde hocanın senelerin imbiğinden geçmiş cümlelerine sıkça rastlamak mümkün. İyi niyetle yapılmış bu kulak çekmelerin ortak bir teması var: Kapının önünü temiz tut! Zira hoca çok iyi biliyor ki bir Şapkalı Adam gidecek ve ötekisi gelecek. Bu nedenle kapınızın önünü temiz tutun diyor. Müsamere toplumu olmayın ve aynı hataları tekrar tekrar yaptıktan sonra farklı bir sonuç beklemeyin. 

Bu uyarılardan sonra romanın en sert bölümüne geçiliyor. Bana kalırsa emniyet kemeri bağlanılarak okunması gereken yerler bunlar. Zira yazar toplumun cenneti de cehennemi de içinde taşıdığını, ne olacaksa burada olacağını apaçık bir netlikle söylüyor. Hayat, beklediğimiz gibi değil, olduğu gibidir diyor. İşte bu noktada çok yerleşik bir paradigmayı sarsak iskelesinden düşürüveriyor. Hayatı katlanılır kılan olağanüstülüklerin, görünmez güçlerin, mitolojilerin, her an gerçekleşeceğine iman ettiğimiz mucizelerin yerine azmi ve çalışmayı koyuyor. Toplum gerçekle sahtenin ayrımını yapamazsa bu olağanüstülüklerin biri gider biri gelir diye de ekliyor. 

Son tahlilde kitap sahte bilimin, agnotolojinin ve çoğulcu cehaletin başa çıkılması  çokta zor olmayan işler olduğunu ve insanın aklını kullanması gerektiğini hatırlatıyor. Aromatik Adam'ın internet kullanan herkese okutulması gerektiğini düşünüyorum. Zira metotsuz bir şekilde bilgi bombardımanına zihnini açan modern insan kirlenmekten asla korunamıyor. Yazarın ifadesiyle eşekle atın farkını bilmeyen adama atı eşek diye satıyorlar. Bu nedenle suyun derinliğini ölçerken iki ayağını kullananlardan olmamak lazımdır. 





22 Mayıs 2021 Cumartesi

Yozgat'ta Hayat Var, Mustafa Çiftçi Bizzat Görmüş

Devlet grisi rengi ile bilinen Ankara'da bir vakit sokak ortasında portakal, havuç, nar suyu satan otobüsler bulunurdu. O gri devlet satardı bu allı yeşilli meyve sularını. Belediye artık yolcu taşıyamaz duruma gelmiş, kaddi bükülmüş otobüsleri cilalayıp dükkan kılığına sokmuş ve içinde yaz kış taze meyve suyu satılır hale getirmişti. Neden sonra birden cadde ortasında soğukluk satan bu şenlikli otobüsler yok oldu. Devlet büyüklerimiz ne düşündü bilinmez. Kim bilir, devlet kesesinden içtiğiniz portakal suyu kafidir, bundan kelli herkes başının çaresine baksın mı dediler yoksa koskoca başkent belediyesinin vatandaşına portakal suyu sıkmasını mı devlet ciddiyetine yakıştıramadılar bilmiyoruz. Seçimler oldu, başkanlar değişti. Bu bütçe dostu otobüslerin yokluğuna henüz alışacaktık ki yeniden ortaya çıkıverdiler. Belediyenin taze başkanı  yokluğuna enikonu üzüldüğümüz bu cadde üstü dinlenme tesislerini açıverdi bir gecede. İyi de etti. Ben de bu portakal suyu otobüslerinin gediklilerinden biriyimdir. Belediyenin tekrar portakal suyu satmaya başladığını gördüğümde çocuklar gibi sevinmiştim. Neden sevinmeyim? Karanfilden kitabımı, simitçiden simidimi almışım. Yanına katık olsun, portakal suyumu da kapmışım. Güvenpark'ta 15 dakka soluklanmayalım mı? Bilenler bilir, memur kenti bu şehirde fakir fukara ağzını ayırmak için Güvenpark ve muadillerine gider. Ben de bir sabit gelirli olarak bunu sık sık yaparım.  

O gün portakal suyunun geri dönüşüne o kadar sevinmiştim ki sonradan kendimi de yadırgamıştım. Ne vardı ki bu kadar sevinecek? Düşündükçe fark ettim ki senelerdir varlığına çok alıştığımız bu otobüsler bir portakal suyundan daha fazla şey ifade ediyordu benim için. Sık sık el değiştiren dükkanların yaşattığı bir tekinsizlik duygusu vardır. Önünden her geçişinde bir kasap olduğunu görürsün, bir manav. Sevilmez böyle dükkanlar. Güven vermez müşterisine. Yıllardır orada sabit kadem duran otobüslerin yokluğu da bende böyle bir his oluşturmuştu. Hiç olmadıysa, zihnimdeki kitap-simit-portakal suyu kompozisyonu hasar görmüştü. Şu yalan dünyadan alacağımız kâm devlet eliyle hiç edilmişti. Nihayetinde küçük bir dünyam vardı ve neresinden bakılırsa bakılsın önemsiz biriydim. Benim bu küçücük konfor alanım demek ki devletlileri rahatsız etmişti. Evet tuhaf gelebilir ama durum benim cephemden bu kadar arabesk görünüyordu. Rica ederim, senelerdir orada görmeye alıştığınız dükkanın kapandığına tanıklık etmek az şey midir? Bir dostu her daim bıraktığın gibi bulmak önemsiz bir hal midir? Bilakis, hayatı katlanılır kılan tam da budur. Allah vermesin her gün otobüse bindiğin durağın yeri bile değişse insan bir hoş olmaz mı? Ademoğlu'nun zihnindeki düzen bozulmaya görsün, değme hastalıklar bundan çıkar alimallah! 

Mustafa Çiftçi'nin son kitabı Kalfa Uykusunu okurken aklıma bu tuhaf portakal suyu öyküsü geldi. Acaba portakal suyunun sahalara dönüşüne başka sevinenler de var mıydı? Kitap küçük ve şehirli hayatım üzerine düşünmeme vesile oldu. Artık portakal suyu otobüslerinin dönüşüne sevindiğim için kendimi suçlu hissetmiyorum. :)  

Bu yüzyılda yaşıyor olmayı kriz olarak mı yoksa bir fırsat gibi mi değerlendirmek lazım bilmiyorum ama beslendiğimiz netameli kaynaklar yüzünden kendimizi baskın yiyen Amerikan Kongre binası için sevinirken bulmak bana garip geliyor. Demokrasinin geleceği için endişelenmek yahut aslını astarını hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz politik mevzularda can dostlarımızla tartışmak lüzumsuz geliyor. Bunun yerine portakal suyu döndü diye sevinmek daha insani...Aktüel meseleler kendini tekrar etmeyi çok sever. Şimdi haberleri takip etmeyi bıraksan ve bir sene sonra ne oldu acaba diye baksan eminim hiçbir şeyin değişmediğini söyleyeceğiz. Zira zarların hileli olduğunu herkes biliyor. Bu nedenle portakal suyunun dönüşü çok önemli.   

Hemşerim Mustafa Çiftçi zarların hileli olduğunu uzun zamandır bilen yazarlardan. O da bir gazeteci ama aktüel anlatıların peşinden gitmek yerine kendi gündemi ile meşgul olmayı seviyor. İyi de yapıyor. 

Mustafa Çiftçi'yi Gönül Dağı dizisinden bilenler bilir. Kendisi diziye ilham veren bozkır hikayelerinin müellifidir. Hikaye dedin mi memlekette akla gelen isimlerden biridir. Kitaplarını bulmak, okumak lazımdır. Bozkırda 66 naçizane favorimdir. :)) Epeydir bekliyordum. Bir şeyler yazsa da okusak, ağzımız tatlansa diyordum. El an yetişti. İlaç gibi geldi. 

Kalfa Uykusu, Çiftçi'nin son kitabı. Kendisi kitap için edebi deneme dese de okudukça satır aralarından sızan ve kitabın sonuna doğru iyice kristalize olan bir hikayeyi görmek mümkün oluyor. Hikaye kitaplarındaki kurmacadan burada eser yok. Kurmacadan uzak tüm sadeliği ve gerçekliği ile yazarı kitapta görmek mümkün. Gazetelerin üçüncü sayfalarını dolduran insan hikayelerini okumayı öteden beri sevdiğini söyleyen Çiftçi bu kez kendi hikayesini anlatmış. Hemi de şıkır şıkır bir sadelik ve kaymaklı dondurma kıvamında...

Kitabı okuyacaklara hemen iki tavsiyede bulunmalıyım. Birincisi: Kitaptan edebi haz alabilmek için azami üç oturumda okumalısınız ve oturumların arası 45 dakikayı geçmemeli. Yani kitap günün bir yarısında bitmeli. Öyle sabah biraz akşam biraz, yolda biraz belde biraz okuyacaksanız hiç başlamayın daha iyi. Bütüncül bir okumanın bu kitabı tatlandırdığını düşünüyorum. Zira  kitap helva gibi ve açıkta bırakmaya gelmez. Maazallah sözcükler kuruyuverir. İkinci tavsiyem ise şöyle: Uykunuzu almış vaziyette ve berrak bir zihinle oturun kitabın başına. Zira kitap ayrıntıda gizli. Gözden kaçacak bir satır bile önemli. Büyük hikayeyi görmek her durumda mümkün ama satır aralarında zeka terleten espriler var ve bunları kimse kaçırsın istemem. :) 

Kalfa Uykusu; kültür dünyamız, hayatımız ve memleketimiz şeklinde tesmiye olunabilecek üç bölümden oluşuyor ancak bir bölümden diğerine geçtiğinizi anlamak handiyse imkansız. Sanki uzun yolda birbirine çok benzeyen bir ilçeden diğerine geçmiş gibi oluyorsunuz. Yazılar birbiri ardı sıra okundukça yazar kendisini okurun zihninde inşa ediyor. Hele taşrada yaşamışsanız yazarı epeydir tanıdığınız hissiyatına kapılmanız an meselesi.
 
Çiftçi, anlattığı insanlara, mekanlara ve duygulara hayranlık verecek ölçüde hakim bir yazar. Eğer Maslov yaşasaydı "elindeki tek araç çekiçse her şeyi çivi gibi görmeye başlarsın" sözünü bu gibi durumlar için söyledim derdi. Yazarın hassas kişiliğinden de mülhem olduğunu varsayarak söylüyorum ki Çiftçi'nin elindeki tek araç hayatının her döneminde gözlemleri ve kalemi olmuş. Bu gözlem becerisinin yanına rafine bir dili koyunca ortaya bozkırda ne hissedildiğini anlatan bir yazar çıkmış. Besbelli ki Mustafa Çiftçi anlattığı hikayeleri akışkan bir bilinçle yazıyor. Okurken çok net bir biçimde yazarın yaşadığı yerde mutlu hissettiğini ve yazdıklarını da benzer bir mutluluk hissiyatı ile yazdığını fark ediyorsunuz. Çoklarına karmaşık ve anlaşılmaz görünen, hatta korkutan bir ormanda elini kolunu sallayarak ve ıslık çalarak yürüyor Çiftçi. Anlattığı dünyayı çok iyi tanıyor ve burada mutlu. Adeta "dokunman bana, varın gidin az ötede oynayın, gelmeyecem İstanbul'a Ankara'ya" der gibi. Taşrada olmayı ve taşrayı anlatmayı seviyor. Buna rağmen mütemadiyen gidebildiği bir berberi olmayışı hakikaten can sıkıcı. :))

Peki Kalfa Uykusu ne anlatıyor? Kitabın içeriğinden bahsedelim biraz. Kitapta onlarca farklı başlıkta yazılmış deneme var. Yazılar sair zamanlarda yazılmış ve birbiri ile ilgisiz konular. Evvelce bir internet sitesinde yayımlanmış da bu kitapta bir araya getirilmiş yazılar olabilirler. Ne gam. Konular arasında yazarın brokoli ile imtihanı da var ölüm algısı da. Oskar almış bir filmde ellerin bulduğu ama yazarın bulamadıkları da var, bir romanı üçüncü kez okumuş birinin hissiyatıda. Sobalı evde uyuyup uyanmanın neye tekabül ettiği de var, ilk matbuat girişimlerinin yaşattığı sükutu hayal de...Bunu yaparken ise nevi şahsına münhasır bir dil ile yapıyor. Yazarın tarzını güzelleştiren bu olsa gerek. 

Şöyle uzaktan bakıldığında yazılanların hiçbir kıymeti harbiyesi yok. Yaşamı kolaylaştıran yahut bir gelir elde etmeye yarayan bir yanı yok. Uyduruk bir kamera ile çekilmiş orta kalibrede bir youtube videosu kadar işlevsel bile değil. Bir Yusuf Masalı'nda Yusuf ile Şivekar ilk kez karşılaştıklarında İsmet Özel "burada edebiyatın bize yardım edemeyeceğini" söyler. Biz yenilerin ise alt dudağını ısıracağını ve terleyeceğini...Mustafa Çiftçi'nin edebiyatı ise burada mutlak bir yardım saiki ile bulunuyor. Yaşama bilgece bakmak ve olanı olduğu gibi görmek. Tabii alt dudağımızı ısırtacak bir gözlem gücüyle...

"Ama sevmek çok koyu bir kelime. Arkadaşlarım "koyu kelime" ne demek bilmiyorlar. Onlara tek tek anlatıyorum. Bazı kelimeler koyudur. Kıvamı katı bir nesneye yakındır. O kelimeler çok anlam içerir. Su kattıkça çoğalan meyve suları gibidir.Örneğin, şiirler çoğunlukla koyu kelimelerdir. Kendisi küçük, manası büyük kelimelerdir.....Seviyorum demek de koyu kelimedir..."