13 Şubat 2017 Pazartesi

Ah Mercimeğim

.......Belçika'daki dayıoğluna Türkan'ı vermiş. Birbirlerini hiç görmeden nişanlı olmuşlar.
-Adamın fotoğrafını bile mi göstermediler? 
-Kenan Kalav'a benzermiş.
-Onu bilemedik, başka kime benzer?
-Bizim Türkçe hocasının bıyıklısını düşünün ama saçı o kadar kabarık değil. 😄😄

Hayatın yükü erken biner omuzlarına onların. On yaşında çocukluğu ölür, on birinde ekmek parası kazanmaya çıkar gurbete. Cigaraya erken başlarlar bu yüzden. Elleri, yüzleri otuz yaşında buruş buruş olur. Hakkı Bulut, Orhan Gencebay gibilerinin şarkıları canlarını çok yakar. Onların gözünde Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi eşkenar bir üçgenden başkası değildir. Çok zaman aç gezer ama tok osururlar. Yoksulluk alın yazısı olsa da bunu bilir ama namerde muhtaç olmadan yaşamak ve adam gibi ölmek isterler. Herkesin ortasında ağlayıp erkekliğe bok sürdürmezler. Gizli gizli ağlarlar. İçli içli. En büyük hayalleri kaloriferli evde oturmak, takım elbise giymektir. Şimdiki nesil bilmez ama onlar çok iyi bilir, babaları başlarını ne zaman sevgiyle okşadıysa o anı mıh gibi kazırlar akıllarına. Onların gözünde okul müdürünün önünde şiir okumak öyle her babayiğidin harcı değildir. Cesur adamlara göre bir iştir. Birini sevmek; insanın tüm kalbiyle, tüm bedeniyle, hatta tüm varlığıyla yapacağı bir iştir. Bunu böylece bilirler. Sözlerine yalan, aşlarına haram katmazlar. Alnı açık, yüzü ak olmayı önemserler. Cahildir pek çoğu. İtin taştan yıldığı gibi yılarlar devletten. Hayınlık yoktur kumaşlarında. Saman altından su yürütmezler. Neyse gönüllerinde yatan aslan, vakti zamanı gelince çatır çatır söylerler. Yufkayı yağda kavurur üzerine yumurta kırarlar, onu da yağsız yufkayla yerler. Adına omaç dedikleri bu ziyafeti şu yalan dünyada tatmadan ölen adamın haline acırlar. Kimliksiz doğar, koskoca Türkiye Cumhuriyeti'nin ruhu bile duymadan senelerce yaşarlar. Arkadaşları için gözyaşı döker, ananın babanın gölgesinde soluk almanın dünyanın en konforlu işi olduğunu bilirler.

Kim mi bu adamlar? Tabi ki bozkırda doğanlar. 😊

Anadolu'nun her yerinde bulabileceğiniz çiçek gibi adamlardan bahsediyorum. Babanızdan, dedenizden, baba annenizden, amcanızdan... Etrafınıza biraz dikkatli baktığınızda bu özelliklerin en azından bir kaçını taşıyan, bir kaçını yaşayan adamlardan birini tanıyorsunuzdur. Belki de siz yaşamışsınızdır? Kim bilir, ilk aşkınızla göz göze geldiğiniz yer bir ceviz ağacının dibidir. Bir tarihte babanız ekmek derdine düşüp çoluğu çocuğu bir kamyon arkasında bilinmeze doğru götürmüştür. Belki öksüz bir arkadaşınız olmuştur, sahipsiz kalmıştır. Evinize götürüp aynı döşekte uyumuşsunuzdur? Şu uyduruk düğün şarkıcılarından birinin tıngırdaması bir an bile olsa yüreğinize dokunmuştur. Kim bilir? 😊 Belki siz de köfte ekmeğin hamburgere göre daha samimi olduğunu anladığınızda çok geç kaldığınızı düşünmüşsünüzdür. Kim bilir?


Mustafa Çiftçi'nin son hikaye kitabı Ah Mercimeğim'den bahsediyorum. 107 sayfalık çok keyifli bir moladan. Hararetli bir okuma önerisinden bahsediyorum. Ah Mercimeğim isimli hikaye kitabından. 

Bazı yazarlar vardır. Yazdığı romanın/hikayenin teknik ayrıntılarını çalışır. Yazacaklarının gerçeklikle örtüşmesi önemlidir. Söz gelimi hikaye nerede geçiyorsa o bölgeye gider, tarihi kayıtlara bakar, müze ziyaretleri yapar, bilimsel indekslere bakar, yaşayan tanıklarla röportaj yapar. Tüm bunlar ortaya teknik yanı güçlü kitaplar çıkarır. Bu tarz kitaplarda yazar teknik şartlara o kadar çok enerji harcar ki zaman zaman içtenlik denilen o tuhaf duygu ortadan kayboluverir. Sonuçta ortaya mekanik yanı güçlü ama duygu yanı cılız kitaplar çıkar.  

Bazı yazarlar ise hiç ders çalışmazlar. Ne bilimsel indekslere bakar ne de o dönemin vakanüvislerinin notlarını okurlar. Onlar sadece yazarlar. Bu yazma işi çok zaman kendiliğinden olur. Yazar, kalemi kağıdın üzerine bırakır ve olanları izler. Birazdan kalem işini bitirir ve ortaya leziz mi leziz hikayeler çıkar. Yazarın yaşadığı bu anın adı pozitif psikolojinin meşhur kavramı AKIŞ'la anlatılır. Bu akış anında yazar; çok iyi bildiği bir coğrafyada, çok iyi okuduğu insan yüzlerinin arasında ve çok yakından izlediği hikayelerin içinde yalın ayak dolaşır. Yazarın gezmesi bitip, başını kaldırdığında ortaya yeni bir hikaye çıkmıştır. Mustafa Çiftçi böyle bir yazar. Neredeyse yazdığı bütün hikayeleri bizzat yaşadığını düşüneceğiniz kadar hikayelerinin içinde gezen bir yazar. Bu nedenle hikayelerini yazmadan evvel ders çalıştığını falan düşünmüyorum. 😊😊  
Yozgat Bilgi Kitabevi işletmecisi
kardeşim Ahmet, yazardan imzalı bir kitap gönderdi.
Hem yazara, hem kardeşime teşekkürler. 😊 

"İnsan sıcağı öyküler" diye çok klişe bir laf var. İşte Ah Mercimeğim'in içindekiler öyle sıcak. Yakanızdan kavrayan hikayeler var kitapta. Sümüğünüzü çeke çeke ağlatacak hikayeler. Hepsi gerçek, hepsi acıklı, hepsi komik ve hepsi bize benzeyen hikayeler...   





5 Şubat 2017 Pazar

Biraz Daha Okuyaydın Tanrı Olurdun

"Tarih çok az insanın yaptığı, geri kalanların tarla sürdüğü veya kovaları taşıdığı bir şeydir."

Homo Sapiens'ten


İyi bir film izlemek istiyorsanız bu kitapları okuyun: Homo Sapiens, ve Homo Deus. Genelde romanlar film gibi olur ama bu kez durum başka. Sözünü edeceğim kitaplar roman değil. Bir tarihçinin elinden çıkma ve kategorisi "inceleme" şeklinde belirtilen kitaplar. Laf aramızda, yazar iyi incelemiş.😉 Kitapların film izlemekten pek bir farkı yok. Satır aralarında binlerce yıllık insanlık tarihi gözlerinizin önünden akıp gidiyor. Bir nevi "insanlığınızın konu tekrarını" yapıyorsunuz. Hızlandırılmış bir insanlık etüdü. İlk kitap olan Homo Sapiens, bilinen tarihimizin önemli duraklarını anlatıyor. İkinci kitap olan Homo Deus ise olası bir gelecek tasarımı yapıyor. Tabi yazar, geleceğin asla tahmin edilemeyeceğini, öngörülen bir çok şeyin yanıltıcı olacağını da söylüyor. Söz gelimi hiç kimse  90'ların başında internetin keşfedileceğini ve tüm dünyayı etkisi altına alacağını tahmin edememişti diyor.    
Kitapları peşpeşe okumanızı öneririm.
Sapiens neyse de
Homo Deus tek başına pek bir şey ifade etmez.
Kitapların yazarı İsrailli bir tarihçi: Yuval Noah Harari. Kendisi köken olarak Yahudi olsa da kitap boyunca onun bir ateist olduğunu düşünmek için bir sürü neden bulabiliyorsunuz. İsrail nüfusunun % 20'sinin bir Tanrıya inanmadığı ile ilgili yapılmış anketler var. Yazar galiba bu % 20'lik grubun içinde. Kitap boyunca yazar; dinler, ideolojiler ve öğretiler ile ilgili pek çok eleştiri yapıyor. Uydurma ve insanların kafasında oluşturulmuş olduklarından vb. sıkça bahsediyor. Artık Tanrılara ihtiyacımız olmadığının altını defalarca çiziyor. "Maşallah" denilecek bir naiflikle Tanrıları kapının önüne koyan bu adamın kafa konforuna hayran oluyorsunuz. "Ne içtiyse kesin öğrenmeliyim" "ne güzel şey şu ateizm" diye diye kitabı okuyorsunuz. İkinci kitabın sonunda ise onun da ölümlü sapienslerden bir sapiens olduğunu, onun da türbelere mum yakıp dilek ağaçlarına çaput bağlayan bir "çaresiz insan" olduğunu öğreniyorsunuz. Yazar, içsel huzurunu 2500 yıllık bir Hint öğretisi ile sağladığını ifade ediyor. Gerçekliği olduğu haliyle gözleme, zihni ve dünyayı daha iyi görme noktasında destek olduğu için Vipassana öğretisine ve hocası Satya Narayan Goenka'ya teşekkür ediyor. Bu öğretinin odaklanma becerisini artırdığını ve zihinsel gücünü artırdığını ifade ediyor. Dünyada üç tane ilahi din var, ve üçü de tanınmaz halde. 'Buda' isimli bir garip çıkıyor, yepyeni bir din kuruyor ve reytingleri alt üst ediyor. Holivud artislerinden kaç müslüman sayabilirsin? Ben hiç tanımıyorum ama içlerinde bir sürü Budist var. Neyse konumuz bu değil. 

Harari'nin hocası:
Satya Narayan Goenka
Harari, uyguladığı meditatif yöntemlerden olsa gerek, zihni inanılmaz berrak bir adam. Kitap boyunca bu zihinsel berraklığı her bölümde hissediyorsunuz. Yazar okuyucuya niteliği çok yüksek ve gerçek bir "entelektüel sörf" yaptırıyor. Bilmediğim, duymadığım hatta aklımın ucundan dahi geçirmediğim bir sürü şey öğrendim. Harari bir tarihçi, yazdığı kitabın sunumu sanki bir tarih kitabıymış gibi yapılmış ama içerik öyle demiyor. İçeride onlarca bilim grubuyla ilgili heyecan verici bilgi raks ediyor. Benim gibi tarihten hazzetmeyenler bile kitaptan sonra eminim ufak ufak tarihi okumalara başlayacaktır. Kitap, çok keyifli bir okuma imkanı veriyor. Yazarın dili ve çevirmenin becerisi muazzam. Kullanılan dil akademiye yakın ama sportif bir dil. Bu tarz bir dil kullanımı çoklarının hoşuna gidecektir.

"İnsanın evcilleştirdiği ilk hayvan 5000 sene önce köpektir."

Yazar, insanın evcilleşen ilk hayvan olduğu bahsiyle başlıyor. O'da pek çok bilim adamı gibi insanın bir vahşi olduğunu, diğer vahşilerin arasından evrim vesilesi ile sıyrıldığını ve dünyayı ele geçirdiğini söylüyor. İnsanın diğer vahşilerle birlikte yaşadığını, çoğaldığını, avının peşine düştüğünü hayal etmemizi istiyor. Kocaman bir ormanın ortasında birlikte yaşayan kaplanlar, filler, oynayan çocuklar, beli bükülmüş neneler, şempanzelerle akşam gezmelerine çıkan babalar....Böyle bir ekolojik atmosferden insanın sıyrıldığını ve medeniyeti kurduğunu ifade ediyor. Bu aşamanın insanlık tarihindeki Bilişsel Devrim olduğunu belirtelim.

Bilişsel süreci sağlıklı bir şekilde atlatan dedelerimiz, önce avcılık toplayıcılık işine giriyorlar. Tabi, zor bir iş. Akşama kadar elinde mızrak tavşan peşinde koşmak, diğer vahşilerden korunmak, her gece başka bir ağaç kovuğunda feneri söndürmek, meyve toplamak için ağaç tepelerinde tünemek falan zor geliyor. Sigortan yok, öğle yemeğin yok, hafta sonun yok, yaz tatilin yok nereye kadar koşturacaksın, yarın bunun yaşlılığı var deyip ikinci devrimi başlatıyorlar. Tarım Devrimi. Yazar bu devrimin tarihin en büyük aldatmacası olduğunu söylüyor. Toprağı keşfeden dedelerimiz, avcılık toplayıcılığa tövbe edip asıl paranın tarım ve hayvancılık işinde olduğunu anlıyorlar. Buğday, mercimek, bezelye...Allah ne verdiyse ekip biçiyorlar. Yazar, avcılık ve toplayıcılığın insan doğasına daha uygun olduğu fikrinde. Hatta ikinci kitabında Hz. Adem'in cennette avcı toplayıcı olduğunu, dünyaya gelmesiyle birlikte tarım yapmaya başladığını yazıyor. Gün boyu hareket halinde olan insanların daha sağlıklı ve doğal yaşadığını düşünüyor. Akşama kadar hareket halinde olan avcı-toplayıcı atalarımızın daha çeşitli ve zengin beslendiğini belirtiyor. Haksız da sayılmaz. Zira tarımla beraber insanın besin çeşitliliği anında düşüyor. Önceden çeşit çeşit meyve sebze ile beslenen insan, bir anda tek tip tahıla abanmaya başlayınca obezite başlıyor. Halbuki Canan Karatay, bulabilirseniz genetiği değiştirilmemiş buğday yiyin diyor.  😉    

"Tarım devrimi insanın kendine attığı kazıktır."

Tarımla beraber gıda stoğu yapma ihtiyacı, obezitede artış, ölüm oranlarında artış, endişe ve kaygı oranlarında artış gibi sosyo-psikolojik olumsuzluklar da ortaya çıkmaya başlıyor. Biz tarımdan ziyade derin dondurucunun icadı ile bunların başladığını düşünsek de işin aslı galiba öyle değil. Toprağa bel bağlayan üretici insan, acaba yağmur yağacak mı diye endişe ile beklemeye başlıyor. Bu esnada geçen seneden deposunda bulunan gıda stoğunu tüketiyor. Yağış beklentisinin yarattığı stres yüzünden daha çok yemeye başlıyor. Cipsti, çikolataydı colaydı derken obezite baş gösteriyor. Tarlada çalışırken eğilip bükülen insan, bir yandan da eklem ağrıları, bel fıtıkları, göbek fıtıkları gibi hastalıkları da  bizlere miras bırakıyor. Oysa avcılık toplayıcılığın gözünü seveyim. Akşama kadar gez, meyveyi dalından ye, çoluk çocuk derdi yok, eve ne götüreceğim dedi yok...Oh mis (Bu arada avcılık toplayıcılık dönemi ile ilgili bilinenler çok az olduğu için hayal kurmak serbest 😆) 

"Endişe, tarım devrimi ile başlar."

Tarım demek yerleşik hayat demek. Seneye ne olacak diye enikonu kaygılanmak demek. Güvenlik tedbirlerini artırmak demek. Masraf demek. Çatıyı aktarmak, sabanın dişlilerini tamir etmek, su deposunu büyütmek demek. Yazara göre günümüzdeki dertlerimizin yegane kaynağı tarım devriminin ta kendisi. İnsanın daha iyi şartlarda yaşama isteği çok defasında olduğu gibi yine kötü sonuçlanmıştı. 
M.Ö 1200, Mısır. Saban ve öküz. 


Tarım devrimi beklenenden uzun sürüyor. 😀
20. yüzyıl. Saban ve öküz
Tarım devriminin belki de en etkileyici sonuçlarından biri insanın esnek ilişkiler kurabilen bir canlı olduğunun keşfedilmesi olmuştur. İnsanın, diğer vahşilerle arasındaki en önemli farklardan biri de bu özelliğidir. İnsan, esnek ilişkiler kurabilmekte, diğerleri ile iletişim anında değişik manevralar yapabilmektedir. Bu özelliği onun "hayali düzenler" kurabilmesini sağlamıştır. Tüm insanların inandığı, kabul ettiği, öyle olduğuna kani olduğu değerler manzumesi insanın bu özelliğinin bir sonucudur. Devletler yıkıp, imparatorluklar kuran, sözleşmeler yapıp, kanunlar çıkaran, para basıp, yazı yazan insan, herkesin inandığı bir düzen kurmayı başarmıştır. 
İnsan, diğerleri ile iletişim kurabilen
esneklikte bir türdür.

Söz gelimi para, insanın yarattığı psikolojik kurguların en harikalarından biridir. Para, düşmanları bile buluşturabilme yeteneğine sahip muhteşem bir buluştur. Takas ekonomisinin bütün zorluklarının parayla çözüldüğü gerçeği, işte bu esnek düşünebilme becerisinin bir sonucudur. Paranın bir şeyi başka bir şeye dönüştürücü gücü, insan evladının birbirine güvenmesini sağlamıştır. Reel hayatta kıymetli bir şey olduğu herkesçe kabul edildiği sürece para her şeye dönüşme gücüne sahiptir. Fiziksel olan, para sayesinde zihinsel olana dönüşür. Söz gelimi para iki ezeli düşman arasında "güvene" dönüşür. Ya da bereketli bir pirinç tarlasına dönüşebilir. Sadakate, dostluğa, meyveye, misafirperverliğe, ayakkabıya...Paraya hepimiz güveniyoruz; çünkü bakkalda ona güveniyor, kralda ona güveniyor, komşum da ona güveniyor. Devlet vergiyi onunla alıyor. 

"Tarih ilerledikçe insanların daha iyi ve mutlu olduklarına dair bir kanıt yoktur."

Nitekim öyle de olmuştur. Tarih ilerledikçe mutsuzluğumuz artmış, huzursuzluğumuz katlanmıştır. İnandığımız dinler birbirimizi öldürme konusunda çare olamamış, ürettiğimiz tarımsal ürünler paylaşılamamış, kazanılan savaşlar insanın içindeki derin tatminsizlik çukurunu dolduramamıştır. Bu çukur hala dolmuş değildir ve dolacak gibi de görünmemektedir. Bu noktada paranın biçimlendirdiği insan, merakının da verdiği motivasyonla inanılacak dinler icat etmeye, ticaret yapmaya, imparatorluklar kurmaya, yeni coğrafyalar keşfetmeye ve yazarın ifadesiyle "cehaletini keşfetmeye" başlamıştır. Cehaletin keşfi, anılması gereken önemde bir farkındalıktır. İnsanın cahilin teki olduğunu anlaması, dünyayı bambaşka bir geleceğe doğru sürüklemeye başlamıştır. Öğrenme ve keşfetme merakı binlerce yıldır üstü tozlanmış bir halde bekleyen insan, üçüncü devrimi yapmıştır. Bu devrimin adı Bilimsel Devrimdir. 

Bilimsel devrim algısını yazar şu şekilde ifade etmektedir: "İnsanlık 16 Temmuz 1945 tarihinde atom bombasını New Mexico eyaletinin Alamogordo şehrinde patlattı. O andan itibaren insanlık hem tarihe yön verme hem de tarihe son verme kapasitesine sahip oldu. "

Yazarın keyfile yazdığı bölümlerin bu bölümler olduğu çok aşikar. Zira Harari tam bir "bilimsel yobaz." Bilimsel olduğu sürece her şeyi kabul eden, bilimsel temeli yoksa hiç bir değeri/algıyı/sonucu kabul etmeyen biri. Bilime iman etmek nasıl bir şey, bu noktadan sonra daha iyi anlıyorsunuz. Bu duruşunu kendisi şöyle açıklıyor: "Hz. Muhammed, varoluşu ve yok oluşu bilir iddiası dinin ortaya koyacağı bir iddiadır. Bu nedenle takipçileri ona "peygamberlerin mührü" der. Oysa Darwin için kimse "biyologların mührü" demez. Neden? Çünkü bilim hep ilerler. Bilmediğini kabul eder. Çözebileceği çok şey olduğunun farkındadır. Bilimin bulguları sezgilerimizin tam tersi olabilir."

Son 500 yıl için bilimsel devrim dönemi diyebiliriz. Bu 500 yılda insan, o kadar çok yol almıştır ki, bundan önceki binlerce yılda alınan yolun yüzlerce katına tekabül etmektedir. Yazar bilimsel devrim döneminde Avrupa'nın ve Ortadoğu'nun tavrının günümüzdeki pek çok gelişmenin sebebi olduğunu söyler. Ona göre Avrupa dinmek bilmez bir ihtirasla dünyanın her yerine saldırmış, emperyalist bir politika ile dünyayı fethet/keşfet ilkesi uyarınca ele geçirmiştir. Bir yandan da bilimsel keşifler yaparak dünyanın diğer yarısı ile arasındaki mesafeyi artırmıştır. Avrupa bunları yaparken Osmanlı , Safevi, Çin ve Babür gibi imparatorluklar ayakta uyumayı tercih etmişlerdir. Gerçek bir küresel vizyon elde etmeleri gerektiği kararına vardıklarında ise dünyayı 20. yüzyılın içinde bulmuşlardır. 

Yazar, bilimsel çalışmaların kazandığı başarıyı birazda emperyalizme borçlu olduklarını söyler. Bilim adamlarının keşif için bulduklarının iş adamları için kazanç kapısına dönüşme süreci burada detaylı bir şekilde anlatılmaktadır. Bu bağlamda yazar kapitalizmin en az emperyalizm kadar bilimi desteklediğini söyler. 

Kitabın 1500'lü yıllardan itibaren dünyada olup bitenleri anlattığı dönem herkesçe okunmalı diye düşünüyorum. Avrupa'nın sömürgeleştirme çalışmaları, İnka, Aztek gibi imparatorlukların yok edilişi, Tazmanya Soykırımı olarak tarihe geçen İngiliz marifetleri gibi alçaklıklar uzun uzun anlatılıyor. Avrupa'nın kanlı tarihini görmek ve bilimsel çalışmaların binlerce insanın cesedinin üzerinde yükseldiğinin farkına varmak maalesef müthiş can yakıcı bir deneyim olarak insanlık tarihine kayıt ediliyor. 

Yazar Avrupa'nın yediği herzeleri anlattıktan sonra esasen ikinci kitabı yazmaya başlıyor. Henüz birinci kitabın bitmesine 150 sayfa varken kendinizi Homo Deus'un içinde buluveriyorsunuz. Tabi bunu ikinci kitabı okurken fark ediyorsunuz. 😊 

Yazar, insanlığın çok uzun ancak başarıdan uzak tarihini anlattıktan sonra bilimsel bir çağa girdiğimizi ve kitlelerin yerine önce "insanın" geçişini ardından da insanın "tanrısallaşmasını" anlatıyor. 

"İnsanlık becerilerini genellikle ızdıraplarını dindirmek, sorunlarını aşmak ve beklentilerini gerçekleştirmek için kullandı. Ancak biz Ortaçağdaki atalarımızdan daha mutlu değiliz, onlar da taş devrindeki atalarından daha mutlu değiller."

Bu noktada yazar, kan yüzünden camları kirlenen gözlüklerini temizliyor ve yaşadığımız çağın aslında insanlığın en mutlu olduğu çağ olduğunu söylüyor. Günümüzde "kıtlık, salgın ve savaşlarla" boğuşmadığımızı ve bu kadim problemleri modern bilimsel çalışmalarla yok ettiğimizi söylüyor. 

Eskiden insanlar açlıktan ölüyordu şimdi ise her yıl dünyada milyonlarca insan obeziteden ölüyor. Öyle ki otuzlu yaşlarında bir Avrupalı'nın Mc Donald's menüleri tıkınırken ölme ihtimali, Ebola virüsü ya da El Kaide saldırısında ölme ihtimalinden daha yüksek. Eğer bugün Sudanlı bir insan açlıktan ölüyorsa bunun sebebi maalesef bazı siyasilerin böyle istemesinden başka bir şey değildir. Eğer dünyanın bir noktasında açlık çeken insanlar varsa aynı gün öğleden sonra oraya diğer insanlar müdahale edebiliyor. Dünya, gıda üretimi konusunda öyle bir noktaya gelmiştir ki günümüzde bir çok toplumda "aşırı beslenme" gibi sorunlar baş göstermiştir. "Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler" diyen Marie Antıinette'nin nasihati günümüzde pek çok kişi tarafından yerine getirilmektedir. 

"2014 verilerine göre 2,1 milyar insan obezite, 850 milyon insan da açlık sınırındadır."

Yazar günümüzde insanların daha az öldüğünü söylüyor. Çok uzaklarda değil 1918 yılında ortaya çıkan İspanyol gribi, tam 100 milyon insanın ölümüne neden olmuştur. Buna karşılık aynı tarihlerde cereyan eden 1. Dünya Savaşında 4 yıl içinde 40 milyon insan ölmüştür. Bilim, salgınlarla başa çıkmayı öğrenmiştir. Yüz yıl önce griple başa çıkamayan bilim, 2003'te SARS, 2005'te Kuş Gribi, 2009'da Domuz Gribi ve 2014'te Ebola ile başa çıkabilmiştir.  

Son olarak savaşlar konusunda da insanlığın ciddi yol manada aldığını ifade etmektedir. Eskiden ortalama bir köylü önümüzdeki haftaya kadar yaşayıp yaşamayacağını kestiremiyordu. Her an bir savaş çıkabilirdi. Ama şimdi insanlar aylar sonrası için tatil rezervasyonları yaptırabiliyor. Devletler birbirleriyle mütemadiyen savaşmıyorlar. Eskiden bir ülkenin komşusuna savaş açması elma soymak kadar kolay bir şeydi. Şimdilerde ülkeler savaş çıkmasın diye bin dereden su getiriyorlar. 2012 yılında dünyada ölen 56 milyon kişinin yalnızca 120 bini savaşlarda ölmüştür. 1,5 milyon kişi ise şeker hastalığından. Yani günümüzde şeker, baruttan daha tehlikelidir. 😊

Yazar; savaşlar, kıtlık ve salgınlar gibi insanlığın öyküsünü bir trajediye dönüştüren sorunları hallettiğimize göre artık yeni bir soru sormalıyız diyor: Milyonlarca yıldır Homo Sapiens olan insan artık Homo Deus olmalı değil midir? Yani hayvanların en zekisi iken insan olduğumuza göre şimdi neden Tanrı olmayı istemeyelim ki? 

Savaşlar, salgınlar, kıtlıklar devri bitti. Şimdi dünyanın sahibi biz olmalıyız. Dünyanın kurallarını şimdiye dek Tanrılar, kutsal ruhlar ve azizler-evliyalar koymuştu. Bu noktadan sonra insan Tanrı olduğunun farkına varmalıdır. Kuralları kendi koymalı ve öncelikle şu ölüm denen teknik sorunu ortadan kaldırmalıdır.

Evet, yazarın gelecek öngörüleri arasında önce şu ölüm meselesi var. Ölürsek gelecekte ne olduğunu göremeyiz diyor. 😊 Ölümün teknik bir problem olduğunu anlattığı bölümler harika. Ölümü sembolize eden tırpanlı ve kara cüppeli melek figürü Ortaçağ masallarında kaldı. Şimdiye dek dinler bizi kandırdı. Ölümü kutsadılar. Madem ölüm diye bir mutlak son var. O halde bunun insanlar için normalleşmesi, hatta kutsanması gerekir dediler. Ölümün ne kadar da anlamlı bir şey olduğunu anlattılar. Ölümden sonra cennetle ümitlendirdiler, cehennemle korkuttular. Oysa ölümün olmadığı bir dünyada Hristiyanlığı ve İslamiyeti bir düşünün. Yazar tuhaf bir şekilde kitapta Yahudilikten pek referans kullanmıyor. Kendisi Yahudi kökenli ateist olsa da bu konuda nedense pek bir kelam edemiyor. Yahudi cemaatinin hışmından korkuyor besbelli. Zira kitapta çoğunlukla Hrsitiyanlık, İslamiyet ve Hinduizmden bahsediyor. Yahudiliğin de ilahi bir din olduğunu, hatta dünyanın en eski dini olduğunu bildiğini düşünüyorum. 😉

"Çalışmalarımla değil, ölmeyerek ölümsüz olmak istiyorum."
Woody Allen

Herkes uzun yaşamak ister ama bunu Yahudiler kadar iyi başarabilen yoktur. Kutsal kitapları Tevrat çok kazanmayı ve çok yaşamayı salık veren ayetler içerir.  Yazar da hiç ölmeyelim istiyor. Madem dünyanın kadim sorunlarını aştık şu ölüm konusunu da çözebilirsek değmeyin keyfimize diyor. Çünkü ona göre ölümsüzlük mümkün. Ya da "neden ölümsüz olmayalım ki?" diye soruyor. Çünkü ölümsüzlük bir gün bulunsa da buna kendisinin yetişip yetişemeyeceğinden de pek emin değil. İnsanlar teknik aksaklıklar yüzünden ölürler. Söz gelimi kanser hücreleri ciğerleri sarar, damarlar yağ ile tıkanır ve ölürler. Bunlar teknik sorunlardır. O halde teknik sorunlar bir mühendislik bakımı ile giderilmelidir. Bir kaç akıllı bilim insanı pekala ölüme çare bulabilir. Eğer bilim, ölüme çare olmazsa İsa'nın gelmesini daha çok beklersiniz. 😉

Yazar, ölümsüzlük konusunda bilimsel çalışmalara çok güveniyor. Bu konuda o kadar iyimser ki bir noktada "bulun be abicim şu zıkkımın çaresini" dediğini duyar gibi oluyorsunuz. Kitabın ölümün teknik bir sorun, evet yalnızca teknik bir sorun olarak sunulduğu bölümleri çok eğlenceli. Harari, bilim adamı ciddiyetini portmantoya asmış, ölümlü bir fani olarak bilimsel çalışmalara gaz veriyor. Google'ın Calico çalışmasını, Gılgamış Projesini bu noktada öğreniyorsunuz. Meğer reflüye bile çare bulamayan bilim, epeydir ölüme çare arıyormuş da bizim haberimiz yokmuş. 😉😉 

Gelecekte ölümsüzlük mümkün mü? diye sorulduktan sonra, kitap yepyeni bir alana giriyor. Bilimsel devrimle başlayan hümanizm salgınının artık yeni bir sürece gireceği öngörülüyor. Binlerce yıldır insanlık tarihi komutanların, imparatorların, padişahların, azizlerin, diktatörlerin ve peygamberlerin tarihi olmuştur. Kitleler hep bir gölge gibi fonda durmuşlardır. Onlarca yıl süren savaşları tabi ki İskender tek başına yapmamıştır ama kimse asıl savaşan askerleri tanımaz. Kudüs'ü alan Selahaddin'i herkes bilir ama Sion tepesinden Mescid-i Aksa'ya hüzünlü gözlerle bakan askeri kimse tanımaz. Yazar, hümanizm ile birlikte kitlelerin yerini "bireyin" aldığını ve insan tekinin kitlelerden daha kıymetli olduğunu fark ettiğimizi belirtir. Modern dönem insanı için "müşteri velinimetimizdir", "seçmen en iyisini bilir", "içindeki sese kulak ver", "kendini nasıl iyi hissedeceksen öyle yap" gibi ifadelerin geçerli olduğunu ve artık dini jargon yerine hümanizm dininin kalıplarının geçerli olduğunu söyler. 

Hümanizmin hemen yanında ise kapitalizm tüm ihtişamı ile durmakta ve modern dünyayı modern yapan ne varsa hepsini kurgulamaktadır. Yazar bu noktada çok keyifli bir okuma imkanı sunarak modern ideolojilerin, kapitalizmin ve hümanizmin aslında muazzam bir "new age din" olduklarını anlatır. Hümanizmin merkeze koyduğu insanın, özgür iradenin ve bireyselliğin öneminin demokrasinin ve seçimlerin çok önemli gibi algılandığını söyler. 21. yüzyılda olacak üç şeyin ise hümanizm dininin sonunu getireceğini iddia eder

1. Ekonomik ve askeri sistemlere artık kimse değer vermeyecek
2. Sistem kitlelere değer verecek, birey önemsizleşecek
3. Sistem, bazı elit insanları önemseyecek. Bu elitler, bilimsel çalışmalarla sürümleri yükseltilmiş süper insanlar olacak.

Çünkü yeni yüzyılda liberalizm ve hümanizm dini tarafından olgunlaştırılan modern insana kimsenin ihtiyacı kalmayacak. İnsanın yerini algoritma becerisi yüksek makineler alacak. Yeni nesil makineler iradeye, bilince ve zekaya ihtiyaç duymayacak. Söz gelimi deneme sürüşleri başarıyla gerçekleşen ve Google tarafından yapılan insansız araç, gelecekte herkes tarafından tercih edildiğinde ne olacak? Günümüzde ekmeğini şoförlükten kazanan milyonlarca insana ihtiyaç kalmayacak. Çünkü sokaklar kaza yapma riski olmayan araçlarla doluyken, sen teypteki kaseti değiştirmek için aşağı eğilmiş bir taksi şoförünün önündeki insansız araca çarpmasını artık istemeyeceksin. 

Zeka bilinçten ayrılacak ve gelecekte insan gücüne olan ihtiyaç çok azalacak. Korku, açlık, tedirginlik gibi duyguları olmayan makineler hayatımızı kuşatacak. Yazara göre bilinci olmayan ama zeki olan bilgisayarlar her işi yapacak. Yazar, duygu gerektiren sanatsal çalışmaların bile bilgisayarlar eliyle yapılabileceği bir noktaya gideceğimizi söylüyor.  

Yazarın gelecek öngörüleri arasında kaygı veren, hatta tehdit edilmişsiniz hissi veren iki konu var. Biri 24 saat internete bağlı metabolizmalar, diğeri ise yeni dinimiz dataizm.

Yazar, ölümsüz insanlar olabilmemiz için pek çok çalışma yapıldığını söylüyor. Henüz ölümsüz olabilen bir canlı türü yok ama yaşamı 6 kat uzatılan "caenor habditis elegans" isimli bir kurtçuk var. 2050 yılında ise bilim adamları insanların "yaşlanmaz" olacağını iddia ediyorlarmış. Nanoteknolojik çipler vücuda yerleştirilecek ve damar tıkanıklıklarını açacak, kanser hücrelerini yok edecek ve kanımızdaki değerleri sürekli ölçecekmiş. Kan şekeri seviyemiz, tansiyonumuz, hemoglobin seviyemiz vb. değerler anlık olarak Sağlık Bakanlığının veri merkezine aktarılacak ve olası bir sağlık sorunu önceden tespit edilerek tedavisi yapılacakmış. Tabi bu verilerin aktarılabilmesi için vücudunuzun sürekli internete bağlı olması gerekiyor. Vay virüs girdi, vay internet koptu gibi, vay köyde çekmiyo gibi sorunlar için ne düşünülür acaba? Ya da Yozgatlı bir hekır grubu senin bünyeyi heklerse ne olacak? Hooop doğru servise...

Sürekli online insan tipi biraz tuhaf göründüyse şunu okumalısınız: Pixi Scientific isimli bir firma bebeğinizin kakasında belli ölçümler yaparak bebeğinizin sağlık durumu hakkında bilgi veren akıllı bir bez yapmış bile. 😊 Yani henüz emeklemeye başlayan 6 aylık oğlunuz  Berke Osman dötünde bir laboratuvarla dolaşacak ve kakasındaki veriler, bezindeki wifi modem yoluyla sağlık bakanlığına aktarılacak. Bir yaşıma daha girdim deyimi böyle anlarda kullanılsın diye icat edildi.😉 

Yazar, 21. yüzyılın dinlerinin Arabistan'da bir mağaradan doğmayacağını, araştırma laboratuvarlarından doğacağını iddia ediyor. Nasıl Sosyalizm buhar makineleri ve elektrikten güç alıp yeşerdiyse, yeni tekno-dinlerde  motivasyonlarını bilimden alacaklardır. 
Yeni dinin Kabesi Silikon Vadisi, 
peygamberi yazılım mühendisleri, 
ibadeti dijital ortama veri girmek olacak. 
İsmi ise Dataizim. Yani "veri dini" olacaktır. 
Tanrılarından biri ise bu arkadaştır.
Dataizm dini, insanları ve domatesleri sadece farklı işletim sistemlerine sahip işlemciler olarak görür. Dataizm'e göre dünya yalnızca dijital verilerden oluşmaktadır. İnsan, dataizm dininde yalnızca bir çipten ibarettir. İyi bir işlemcisi varsa sağlıklı ve zengindir. Daha yavaş çalışan bir işlemcisi varsa yoksul ve daha az sağlıklıdır. Dataizm dininde insan, buzdolabı, dolaptaki yumurtalar ve tavuk bir sisteme bağlı olmalıdır. Buzdolabında yumurta bitme noktasına gelmeden tavuğa bilgi gitmeli ve yumurtlaması söylenmelidir. Ağaçlar sistemdeki veri akışına dahil edilmeli ve havadaki karbondioksit ve oksijen oranlarını sisteme aktarmalıdır. Dataizm dini, geleneksel dinlere kıyasla daha iyidir. Geleneksel dinler Tanrı'nın bizi önemsediğini ve hepimizin istekleri ile tek tek ilgilendiğini söyler. Dataizm dini de bundan farklı bir şey yapmaz. Bu dinde de paylaştığınız her veri, her bilgi, kurduğunuz her cümle, satın aldığınız her şey, gittiğiniz yer her dataizm tanrıları tarafından kaydedilir. Maillleriniz, paylaşımlarınız dininizin diğer mensupları tarafından her an karşılık bulur. Dataizm dininin tanrıları sizi hiç unutmaz. Bir iki saat bile uzak kalsanız hemen sizi hatırlar ve "bir sorun mu var?" "neden bir süredir buralarda görünmedin" diye uyarır. Dataizm dininde paylaşılmayan hiç bir şeyin anlamı yoktur. Dataizm dininin dindarları kimsenin okumayacağı bir şeyi paylaşmazlar. 

Esasen bu data aktarımı şu günlerde bile yapılan bir iştir. Google, twitter, facebook, instagram gibi ağlar gelecekte kurulacak dataizm dininin ilk nüveleridir. 2017 yılı şartlarında bile düşüncelerimiz ve duygularımız hakkında bedava bilgiye ulaşmış durumdalar. Yaptıkları basit algoritmalar bile ne tükettiğimizi, ne görmekten hoşlandığımızı, reklam tercihlerimizi, ne dinlediğimizi hatta yaşam felsefemizi çözümleyebilecek kabiliyettedir. Facebook'ta yaptıkları basit bir takip ile arkadaş listenizdeki hangi kişinin eşiniz olmaya en uygun aday olduğunu bile söyleyebilmektedirler. Bu nedenle bize ne satacaklarını, bir konu hakkında düşüncelerimizi nasıl manipüle edeceklerini çok iyi biliyorlar. 

Yazarın daha pek çok konuda öngörüsü var. Başta da söylediğim gibi kitap entelektüel bir sörf için çok uygun. Hararetli önerimdir. 







1 Şubat 2017 Çarşamba

Survivor'a Gidiyorum, Kazanmak İçin "Savaşacağım"

Dominik dünyanın neresine düşer hiç bilmezdim. Uçakla 13 saat çektiğini duymuşluğum var. Bizim buralar kar, tipi, boran iken oraların sıcacık olduğunu da biliyorum. Bunlar dışında bildiğim başka bir şey yok. Nesi meşhur diye sorarsanız hindistan cevizi derim, kokonat derim. Kına gecelerinde ne yaparlar, gelini evden kim çıkarır, bebeğe diş hediği kaynatırlar mı hiç bilmem. Buna rağmen, tatilde Alanya yerine Dominik'e gitme fikri hiç uzak gelmiyor. Hatta gittiğimde hiç yabancılık çekmeyecekmişim gibi gerçekçi olmayan bir hisse sahip olduğumu da söylemeliyim.. Bunun yegane sebebi evlerimizin efendi çocuğu, Acundur.  

Her sene olduğu gibi bu sene de ocak sonu şubat başı geldi mi memleket olarak yönümüzü Dominik'e çeviriyoruz. Mübarek Survivor ayları başladı. Dominik'ten canlı yayın haziran başına kadar devam edecek. Hemen her akşam deniziyle, güneşiyle, kokonatıyla ve Adonis'i andıran yarışmacılarıyla Dominik'i izleyeceğiz. Acun'un Dominik'in turizm gelirine yaptığı katkıdan dolayı fahri Dominik vatandaşlığı alması an meselesidir gibime geliyor. Ya da ülkemiz ile Dominik arasında Kore gibi bir kardeşlik anlaşması imzalanabilir. "Kore'yle savaşta beraberdik Dominikte öyle bir durum yok" demeyin. Bizim ünlülerle gönüllüler orada ne yapıyor sanıyorsunuz? Tabi ki "savaşıyor." Lütfen yaptıkları işi yabana atmayınız. Durun anlatayım: 

Time Dergisi 2007 yılında Survivor'u gelmiş geçmiş en iyi 100 televizyon programı arasında göstermiş. Dünyanın her ülkesinde format aynı. Yanına mayosunu alan 20-25 kişi ıssız bir adaya gidiyor, iki takıma ayrılıyor ve "savaşıyor." 😀"Savaşların" tamamı muazzam bir prodüksiyon ile bize aktarılıyor. Kazanan şövalyeler farklı ödüllerle taltif ediliyor. Her hafta biri eleniyor ve en sona kalan "kahramanın" başında konfetiler patlatılıyor. Ödül olarak konfeti patlatmak dışında ne veriyorlar görmüşlüğüm yok. Sonra da kazanan kahramanımızı  dizilerde, kamu spotlarında, ya da dedikodu programlarında görüyoruz. Tüm format bu.  

Survivor'da "savaşmak" ifadesi yarışmacılara ait. Yaptıkları şeyi kodlama biçimleri maalesef böyle. "Savaşmak." Duygularını anlattıkları bölümlerde takım arkadaşının oyun performansını eleştiren bir yarışmacı şöyle diyor: "O buraya tatil yapmaya gelmiş. Savaşmaya gelmemiş." Birbirlerini motive ederken ya da yaşananları değerlendirirken sıklıkla bu ifadeyi kullanıyorlar. Savaşmaya hazırız, bu bizim savaşımız, bu benim savaşım değil abi! vb.  Bir de son dönemde ifade edilmeye başlanan "bu millet arkamda olduğu sürece beni kimse eleyemez" lafı var. Hamasetin dibi. Sanırsın Suriye'den bir Mehmetçik vatanına sesleniyor. Üzücü.

Daha yarışmanın tanıtım aşamasında başlıyor muhabbet. Profilden kameraya bakan yarışmacı, kollarını bağlayıp şöyle diyor: "Kazanmak için hazırım, başarmak için her şeyi yaparım, mücadele benim göbek adım, amacıma ulaşmak için her yolu denerim, alayı gelsin ben buradayım, deli etmeyin ulan adamı!!! v.s"😊😊


Şükürler olsun ki Survivor'da yarışanlardan hiç biri savaş gören nesilden değil. Görmüş olsalardı yaptıkları şeyin "en azından savaş" olmadığını anlarlardı. Onların savaşmak dedikleri şey; 15-20 metre uzunluğundaki bir parkuru hızlıca geçmek ve metalden yapılma halkaları 2,5 metre uzaklıktaki
bir çubuğa geçirmek. Ya da kaydıraktan hızlıca kaymak, denge tahtasından geçmek ve bu kez 2 plastik topu kovaya atmak.  Bunu en kısa sürede başaran "şövalye" takım arkadaşları tarafından 30- 45 saniye boyunca cepheden zaferle dönmüş bir kumandan gibi karşılanıyor ve sevinç gösterileri yapılıyor. Bu 30 saniyelik süre boyunca yaşanan sevinç o kadar abartılı oluyor ki izleyici bile az önce kazanılan şeyin bir zafer olduğuna inanma noktasına geliyor. 😉 Ardından bir başka seramoni başlıyor. Az evvel ringden inen savaşçı,  acemi şövalyelere parkurun ne şekilde geçileceği ile ilgili tüyolar veriyor. Şuradan geçerken odunun ortasına bas, dengeni koru ki ilerde zaman kazanasın, burada dik açıyla dur, ha bi de halkayı atarken evrene pozitif enerji gönder...hadi bi üçlü çekelim heyyyyyyyy sör-vay-vır... yeah...Bir süre sonra savaşı kazanan belli oluyor. Ödül gönüllülerin. Ödül ne: Migrostan 2,5 kg. baldo pirinç...buyrun bir üçlü daha çekelim...heyyyyyyyy sör-vay-vır... yeah...

Bu nedenle Acun'un arada bir yarışmacıları toplayıp: "Arkadaşlar burası etrafı düşmanlarla çevrili bir kale değil. Roma İmparatorluğu yıkılalı çok uzun yıllar oldu. Kolezyum ve şövalyeler artık yalnızca birer turistik figür haline dönüştüler. Yeniçeri ocağı kapatılalı çok oldu. Kafirleri artık öldürmüyoruz, Kılıçların yerini kalemler aldı. Bütün haçlı seferleri iptal edildi. Canınızı yirim bu kadar havaya girmeyin.  Burada sadece bir şov yapıyoruz. Reality şov. Ciddiye alınacak bir yanı yok. Bakın araya mısır cipsi, cola ve internetten kırtasiye ürünleri satan bir firmanın reklamını falan alıyoruz. Dominik'in başında oynatacak oyuncu bulamadığımızdan ışıkçıyı, montajcıyı falan oynatıyoruz. Burası deniz kenarında bir ada. Oyunlar dışında kalan zamanlarda güneşlenmek için bolca zamanınız var, hepinize benden çay." demesi lazım. 

1600 yılından bir yeniçeri dedemiz kalksa gelse ve protein tozu içerek vücut yapmış torunlarını ıssız bir adada çubuğa halka takmaya çalışırken görse ne düşündürdü acaba? Bir de yaptıkları bu işi "savaşmak" olarak nitelediklerini duysa? Herhalde önce gülerdi. Sonra da sizin yapacağınız işin....deyip basar giderdi.

Bu ülkede çok sevilen dizi karakterlerinin ölümünden sonra "gıyabi cenaze namazları" kılınmıştır. Unutmayın. Dizilerde karısına kötü davranan oyuncuların önü sokakta kesilmiş ve "o kadın bunları hak etmiyor, bak yanlış yapıyorsun aga!!!" diye oyuncuya ayar verilmiştir. Öyle ki bazı dizi karakterlerinin dublajsız sesini duyan hayranlar, yaşadıkları hayal kırıklığını küfrederek ifade etmişlerdir. Polat Alemdar'ın gerçek hayatta halim selim bir adam olduğuna, sakin bir yaşamı tercih ettiğine ve mafyayla hiç görüşmediğine alışmak ne kadar zamanımızı aldı hatırlayın. 😉 Bizim Polat Alemdar mı? Evet o. Asıl adı da Necatiymiş...oh şit... 

Şimdi içinde yaşadığımız atmosferi daha yakından görmek için 2016 yılında yapılmış bir anketten bahsedeceğim. Akademik kısımları geçiyorum. Soru şu: Vahşi doğada yaşamak size neyi ifade eder?

Soruyu cevaplayanların % 46'sı "mücadele" demiş. % 18'i "adada kalmak ve % 11'i "tropik" demiş. Resmen Survivor demişler. Mücadele, ıssız ada, tropik...Bu ifadeler Survivor jargonundan. Soru neydi? Vahşi doğada yaşamak ne ifade ediyor? Adamlar resmen Masai Mara'yı sormuşlar. Ormanlık ve tekinsiz bir arazi, aslanlar, kaplanlar, yılanlar, bataklıklar falan demeleri gerekmez miydi? Nerede bizim sürekli belgesel izleyen abiler? 😀

Google'a vahşi doğa yazdığınızda ilk sırada gelen görsel bu.
Survivor adasında bunlardan bir-iki tane olsa aslında.
Hani daha heyecanlı olması açısından 😋

İkinci soru şöyle: Ne ile beslenirdiniz? Soruyu cevaplayanların % 42'si balık avlayarak demiş. % 23'ü muz yiyerek. % 14'ü ise hindistan cevizi yiyerek demiş. Biraz gülüp gelicem.😆😆😆😆😆 

Balık, muz ve hindistan cevizi yerim. Arada bir de ödül oyunu kazansak oh miss. Daha ne isterim? 

Makalenin tamamına şuradan ulaşabilirsiniz. Buradan...

Vahşi doğada kaldığında balık, muz ve hindistan cevizi yerim diyen adamla, Polat Alemdar'ın gerçek hayatında mafya ile görüştüğüne inanan adam, aynı adam? Vahşi doğa lafından Dominik'i anlayan adamla, doğduğundan beri Yozgat'ın bir ilçesinde yaşayan adam, aynı adam. Bu kadar havaya girmesek iyi olur. 

Yarışmanın formatı, ödüller, dedikodular vb. hepsi büyük bir simülasyonun parçası. Esasen iyi çalışılmış bir sosyal deney ortamı. Plastik ile gerçek olanın bu kadar güzel gözlenebileceği bir yer daha bulmak eminim çok zor olur. Acun, gözlem yapmaları için bir psikolog-psikiyatrist grubu da götürse memleketimizin akademik dünyasına on numara destek olabilir aslında.

Son tahlilde manzara şudur: Survivor, iyi kurgulanmış bir yarışmadır. Taa Dominik'ten algılarımızla oynamakta ve bizi biçimlendirmektedir. İzlerken ona göre izlemek lazımdır.  

Dominik'e gitmek bir 1 sevap, Survivor yarışmacısı olarak gitmek 10 sevap şeklinde bir dedikodu çıkmış. İtibar etmeseniz iyi olur. 😉 












23 Ocak 2017 Pazartesi

Bir Müslüman Evrimci Olabilir mi?

Yıl olmuş bilmem kaç, hala dünyaya nasıl geldiğimizi ve yeryüzüne nasıl dağıldığımızı bilmiyoruz. Hayır, leylek teoreminden bahsetmiyorum. İlk atalarımızın buraya nasıl geldiğinden bahsediyorum. Kimileri; 13,8 milyar yıl önce evren, 4,5 milyar yıl önce de dünya oluştu diyor. Kimileri bir tarihte uzaylılar tarafından bu ıssız gezegene bırakıldık diyor. Kimileriyse cennetten kovulduğumuzu ve cenneti yeniden hak edebilmek için buraya gönderildiğimizi söylüyor. Bu kadar fikir arasında kesin olan tek şey var: Buraya nasıl geldiğimizi kimse bilmiyor. 

Bilinen insanlık tarihi taş çatlasın 70 bin yıl. Bu 70 bin yılın ise belki 10 bin yılı hakkında 'biraz' fikrimiz var. 4,5 milyar yıl ile 70 bin yıl arasında muazzam bir zaman farkı var. O esnada neler oldu? Dünya nasıl bir yerdi? Arsalar kaçtan gidiyordu? Hepsi tahmin, hepsi teori, hepsi kuram. 70 bin yıl öncesi için bildiğimiz bir şey varsa o da şu: Buralar hep dutluktu. Sonra TOKİ geldi ve yaşam başladı. 😉

Dünyanın oluşumu ile ilgili en çarpıcı hesaplama ise bir İngiliz akademisyenden gelmiş. 17. yy'da yaşayan John Lightfoot üşenmemiş hesaplamış ve demiş ki: "Dünyamız milattan önce 4004 yılında, bir ekim sabahında, saat 09.00'da oluşmuştur. Günlerden de pazardır." Vallahi bunu demiş. Oysa o gün mesai olmaması lazım ve saat 9 çok erken... 😊

Laf çok uzadı. Taze bir kitaptan bahsedeceğim. Caner Taslaman'ın Bir Müslüman Evrimci Olabilir mi? isimli yeni kitabından. Kitap, 2017 Ocak basımı. Caner Hoca, yakından takip etmeye çalıştığım biri. Yakından dediğim fanatik bir Yozgat Spor taraftarı gibi kar kış demeden her deplasmana gidiyorum anlamında değil. Söz gelimi, kitaplarının tamamını okudum. You Tube kanalında ne var ne yok defalarca izledim. Katıldığı TV programlarının büyük bir kısmını izledim. (Zahide Yetiş dahil😋) Sosyal medyada paylaşımlarını "like" ediyorum, daha ne olsun? Galiba bir tek katıldığı panel, seminer vb. etkinliklerde bulunmadım. Şöyle uzaktan bakınca fena bir "fan'ı" sayılmam. 

Görüşlerini çok kıymetli bulduğum, tarzını ve duruşunu takdir ettiğim biri. Eğitimli biri olması, altı çizilecek bir akademik kariyer sahibi olması gibi etkenler ise fikirlerinin farklı dini/politik duruşu olan insanlar tarafından da dikkate alınmasını sağlıyor. Sağ olsun.

Türkçe'mizde "kitabın ortasından konuşmak" diye bir deyim var. Caner Hoca bu kitabında tam da bunu yapıyor. Kitap kavga sebebi olabilir, uyarmadı demeyin. Zira kitap, müslümanların görece hassas oldukları bir konuda ve hem nalına hem mıhına vuruyor. Hoca bu kez evrimden ve bir müslümanın bu konudaki duruşundan bahsediyor. 

Peşin peşin söyleyeyim: Hoca, bir müslümanın evrime inanabileceğini söylüyor. Göz bebeklerinizin büyüdüğünü görür gibiyim. Ama öyle, hoca gerçekten böyle düşünüyor. Kitabın çerçevesi çok net: "Evrime inanmak, İslam dini açısından bir sorun teşkil eder mi etmez mi?" "Bir müslüman hem evrime inanıp hem de müslüman kalabilir mi?" Öte yandan evrim teorisinin açmazları, evrime karşı görüşler nelerdir? vb konular, kitapta yok. Kitabın tüm gayesi, bir müslümanın evrime inanması mümkün mü sorusuna cevap aramak. Bu soruya cevap bulmak için; hem bilimsel, hem dini, hem de felsefi bir diyalektikten yola çıkılmış ve çok sistematik bir çalışma meydana gelmiş. Caner Hoca; bilimin, dinin ve felsefenin farklı hakikatleri olacağına inanan biri değil. Bu nedenle kitap bu üç bakışa da yer veriyor.

Hoca, evrim konusunun aslında biyoloji biliminin alanına girdiğini belirttikten sonra temel bir paradigma sorununa işaret ediyor. Dünyanın varoluşu ile ilgili ne biliyorsunuz? Kutsal kitaplarımız bize bu konuda ne anlatıyor? Bu konuda hadislerden, ayetlerden, menkıbelerden, tevatürlerden günümüze kadar gelen hangi bilgi var? Cevap: Bir şey yok. Kur'an bu konuda hiç bir bilgi vermiyor. Kur'an bir konuda bilgi vermiyorsa, hakikatin peşine düşmeli değil miyiz? Bu noktada kitaptan "Bir müslüman din adına neyi reddetmelidir?" sorusunun cevabını alıyoruz: Cevap şöyle: Eğer bir iddia Kur'an ile çelişiyorsa o iddia reddedilir. Konu, evrim teorisi gibi Kur'anda karşılığı olmayan ve hiç bir şekilde değinilmemiş bir konu ise bu noktada müslüman başka bir tavır belirler. Çünkü bu konu imani/itikadi bir mesele olmaktan çıkmıştır. Evrim de böyle bir konudur. Yani İslama göre; evrime inanmadığınız için imanlı bir mümin, inandığınız içinde ateist olmazsınız. Son tahlilde evrime olan bakışınız sizin Allah'a olan inancınızdan bağımsız bir durumdur. Bir de şunu aklımızdan çıkarmamalıyız: Evrim şu ana dek yaratılışı inkar etmemiştir. Hoca'ya göre durum bu kadar net. 

Hatta hoca, evrim hakkındaki bu ön yargılardan dolayı hakikatin iyice bulanıklaştığını ve yanlış çıkarımlarda bulunulduğunu söylüyor. Bu mesele etrafında oluşan kutuplaşmanın ise müslümanlara zarar verdiği kanısında. Çünkü evrim denilen bu teori, yalnızca bir iddia. Bir iddia, Kur'anla çelişmiyorsa bunda bir sorun aranmasına gerek yok. Kur'an Allah'ın canlıları yarattığını açıkça söylemektedir. Fakat bu yaratmanın nasıl olduğunu açıklamamıştır. Bu nedenle bir müslüman evrimci olabilir. Fakat bu, evrimci olmak zorundadır şeklinde algılanmamalıdır. Tuhaf gelebilir ama müslümanların evrime olan bakışları ile ilgili bir de anket var kitapta. Anket sonuçlarını görmenizi öneririm. Anketi yapan kurum Pew Research Center. Dini konularda araştırma yapan bir kurum. Az ileriden bu kurumla ilgili şöyle bir bilgiye ulaşabiliyorsunuz: Buradan

Kitap, sistemli bir sıra ile önce evrim teorisini Kur'andan ayetlerle reddeden fikirleri değerlendiriyor. Bu bölümde "ol der ve olur", "dünyanın altı günde yaratılması", "Hz. Nuh tufanı", "çamurdan yaratılma" gibi başlıklar altında ayetlerin evrimle çelişmediği anlatılıyor. İkinci bölümde ise "Kur'anda evrim teorisi anlatılıyor" diyenlerin gösterdiği ayetler değerlendiriliyor ve Kur'anda evrim teorisinin anlatılmadığı gösteriliyor. Yani, nasıl bakarsan bak Kur'anda evrimi anlatan bir ayet bulamayacaksınız diyor. Peki, ne öneriyor? Yazar, sözü bağlarken müslümanlara mutlak bir teolojik agnostisizm (bilinemezcilik) önerdiğini söylüyor. Yani, evrim konusunda ileri geri konuşmanıza gerek yok. Bu konu bizim kutsal kitabımızda yok. Bu nedenle imani bir mesele değil. Okuyun, araştırın, inceleyin, değerlendirin, tartışın ama bu meseleyi iman-inkar noktasına getirip abartmayın diyor. Kur'an bir meselede bir şey söylemediyse, bir imada bulunmadıysa müslüman biri, varoluşun alternatifleri arasına neden evrimi koymasın ki diye de soruyor? Çünkü okurken göreceğiniz gibi evrime inanmak Caner Hocayı rahatsız eden bir şey değil. Hatta hoca, varoluşu anlatan pek çok şey içinde evrimin en sevimlisi olduğunu bile ifade ediyor. Öyle ki; Ebu Leheb gibi bir karakterle aynı gezegende yaşamak rahatsız etmiyor da bir maymunla akraba olmak mı rahatsız edecek? diyerek farklı bir bakış açısı sunuyor. Takdir aziz okurun. 

Kitap, sinir sisteminizi yavaş yavaş geren bir atmosferde akıyor. Sayfalar ilerledikçe ateşiniz yükseliyor ve ağır ağır ısınan buharlı bir ütü gibi hissediyorsunuz. Yazar evrimle ilgili görüşlerini açıkladıkça kulaklarınız ve burnunuzdan dumanlar çıkmaya başlıyor. Çünkü okuduklarınız uzun zamandır bildiğiniz şeylerden çok başka. Yazar, hiç gözünüzün yaşına bakmıyor. Bir sağa bir sola kroşelerle kitabı tek solukta bitiriyorsunuz. Çarpıcı ve motive edici. Kitap bittiğinde ise evrimle ilgili okumalarınızı gözden geçirmeniz gerektiği kanaatine varıyorsunuz. Çünkü bir şeye itiraz etmek için onun imkansız olduğunu ispatlamanız gerekir. Çalışmak lazım.  

Kitapta kısa tutulmasından rahatsız olduğum iki konu var: Birincisi Sosyal Darwinizm. Bu konu sanki yüzeysel geçilmiş gibi. Burada evrimin sosyal yaşama yansımaları yalnızca Hitler üzerinden bir örnekle açıklanmış. Keşke Amerika'nın yapıp etmeleri ve günümüzün vahşi kapitalistlerinin yaptıkları da somut örneklerle anlatılmış olsaydı. Böylece evrim teorisi ile Sosyal Darwinizm arasındaki fark daha net görünür hale gelirdi. İkinci konu ise Allah'ın varlığının evrimden bağımsız bir durum olduğunun anlatıldığı bölümler. Burası biraz daha ayrıntılı olabilirdi. 

21. yüzyıldayız ve insanın buraya nasıl geldiğini anlatan hakikatli bir bilgiye sahip değiliz. İnsanlık tarihi bu soruya ikna edici cevap vermiş bir faniye henüz tanıklık etmedi. Elimizde; büyük annemizin bir şempanze olduğunu söyleyen evrim teorisi, cennetten ya da dünyadaki bir bahçeden kovulduğumuzu söyleyen ama nasıl çoğaldığımızı anlatmayan ayetler ve uzaydan geldiğimizi iddia eden NASA çalışanlarının tahminlerinden oluşan bir kaç seçenek var. Allah'a ve ahiret gününe olan imanımız ise yanı başımızda duruyor. Belkide bin yıllardır süren ontolojik yalnızlık hissimizin sebebi bu köken bilgisinin eksikliğidir.😊 Net bildiğim bir şey varsa o da ömrümün "buraya nasıl geldik?" sorusuna verilen cevabı görmeye vefa etmeyeceği. Bu nedenle gelecek bin yılda bu soruya cevap bulacak türdaşlarımı da şimdiden tebrik ediyorum. Başarınızın tadını çıkarın. 


Hazır Caner Hoca'dan söz açılmışken "İslam Dininde Kötülük Problemi" konulu bir çalışma beklediğimizi de hatırlatalım. 



     

18 Ocak 2017 Çarşamba

Karun ve Anarşi(K)

"De ki: Dolaşın yeryüzünü! Sizden önce yaşamış olan günahkarların sonlarının ne olduğunu görün. Onların çoğu Allah'tan başka varlıklara veya güçlere ilahi sıfatlar yakıştırmışlardı." 

Rum-42 

Orhan Pamuk, son kitabı Kırmızı Saçlı Kadın'da iki efsaneden yola çıkıyor ve bu efsanelerin günümüzde benzer şekillerde yaşandığını anlatıyordu. Pamuk, adı geçen kitabında Firdevsi'nin Şehnamesi ile Sophokles'in Kral Oidipus'undan esinlenmiş ve ortaya baba oğul ve doğu batı ilişkilerini sorgulayan/irdeleyen bir kitap çıkmıştı. "Tarih tekerrürden ibarettir." sözü mucibince benzer bir kurgu da yakın zamanda izlediğimiz Cloud Atlas (Bulut Atlası) filminde karşımıza çıkmıştı. Orada da tarihin farklı dönemlerinde yaşamış 6 karakter anlatılıyordu. Filmde karakterler her dönemde aynı kalıyor, ancak rolleri değişiyordu. Esasen hem Orhan Pamuk'un kitabında, hem de Bulut Atlası filminde mantık aynı şekilde işliyordu. "Kişiler ve olaylar değişse de insanı hareket geçiren güdüler hep aynı." Hırs, kıskançlık, açgözlülük, bencillik, ihanet....

Ne diyordu Asr suresi: İnsan hüsrandadır.

İskender Pala, son kitabı Karun ve Anarşist'te bu kadim duyguları bir kez daha gündeme getiriyor. Tarihin, mütemadiyen kendini tekrar eden ve içten içe rahatsızlık veren tuhaflığını bir kez daha düşünmemizi istiyor. Habil ve Kabil'le başlayan kavganın hala devam ettiğini ve bu kavganın bir kazananının olmayacağını da anlatıyor. Zira kitapta kazanan yok. Kaybeden ise çok.     

Roman, hoş ve keyifli bir tarihi yolculuk fırsatı veriyor. M.Ö 550'de Lidya'dan başlayan yol, 1980'nin İstanbul'una kadar uzanıyor. Kitabın ana ekseninde savaş, iktidar, para, darbeler ve ölüm var. Fonunda ise aşk, ihanet, hırs ve bilgelik. 

Kitap, Altın başlıklı birinci bölümünde 2500 yıl öncesinden lafa başlıyor. Lidya toplumunun alamet-i farikalarından sıkça bahsediyor. Erkeklerinden, kadınlarından, altınlarından, mezarlarından, sanatlarından ve ayakkabılarından. Hepsi ile ilgili de tarihi kayıtları sunuyor. Zaman zaman sayfanın kenarında beliriveren kaseler, kupalar, bilezikler ya da tümülüsler gerçeklik algısını müthiş güçlü kılıyor. 2500 yıl önce yaşananları okurken Uşak-Manisa-İzmir hattında arkeolojik bir gezi yapma planı aklınıza sıklıkla geliyor. Bu noktada İskender Pala'nın memleketi Uşak'ın tanıtımına yaptığı katkı es geçilmemeli. 👸 Paranın ortaya çıkış serüveni, kamuoyunun buna tepkisi, Solon'un Aslan Kral'ı ziyareti, saray ahalisinin tasviri, kahinlerin ve büyücülerin iktidarı vb. konular harika bir kurguyla anlatılmış. Aktarılan gündelik yaşam ayrıntıları, arkeolojik kalıntılarla da desteklenince ortaya takdire şayan bir tarihi kurgu çıkmış.    

Romanın ikinci bölümünde, 2500 yıl önceki insani durumlar, 1980 yılında kendisine bir AYNA buluyor. Şahısların isimleri sanki bir ayna tutulmuşcasına tersten düze dönüyor. Halludas'lar Sadullah, Edusa'lar Asude oluyor. İşte bu noktada roman kırılıyor ve hikaye kurgusu karikatürize bir hal almaya başlıyor. 2500 yıl önce yaşananlar neredeyse zorlama bir aynılıkla yeniden yaşanıyor. Diyaloglar Yeşilçam'ın efsane sahnelerine evrilmeye başlıyor: "bu ses, bu ses evet bir yerden tanıyorum." Ardından hiç gereği yokken "o senin kızın." replikleri sahneye çıkıveriyor. Tesadüflerin aynı koğuşta buluşturduğu karakterler, neden kadraja girdiğini bir türlü anlayamadığım down sendromlu çocuk falan derken roman kurgusu iyice sıkıcı olmaya başlıyor.......Romanın bu bölümleri, içerisinde bulunduğumuz "dizi facialarına" bir yergi değilse eğer, karakterlerin üzerinde çok sakil durmuş bilinsin isterim.  

Üçüncü bölüm ise geçmiş ile geleceğin iç içe geçtiği muazzam bir anlatımla aktarılıyor. Edebi olarak damak şaklatılacak bölüm, bana kalırsa burası. Takdir aziz okurun. 

Kitabın üzerinde çok durduğu, hatta biraz da bıktırıcı olduğu bir mesajı var: Sanatın ve kültürün birleştirici gücü ve tarihi eserlerin önemi. Yazar bu düşüncesini hem Lidyalılar dönemini anlatırken hem de 1980 sonrası Özal dönemini anlatırken paylaşıyor. Anlattıkları elbette doğru, ancak anlatımların uzunluğunun roman kurgusunu "didaktik ve sıkıcı" bir havaya soktuğunu belirtmeliyim. Tarihi eserlerin önemi konusunda uzun uzun laflar etmek yerine "Bu ülkenin 100 sene evvelki sınırlarına bir tel örgü çekilseydi ve bu tel örgünün dışına tarihi eser çıkartılamaz yazılsaydı bugün dünya müzelerinin neredeyse yarısı boş kalırdı." cümlesi yeterli olurdu.

Kitabı okuyanlara bir sorum olacak: Kitabın adı Karun ve Anarşist. Karun karakteri Lidya Kralı Krezüs. Nam-ı diğer Aslan Kral. Zenginliğin ve kibrin timsali. Bunda bir sorun yok. Peki Anarşist kim? Pers kralı Keyhüsrevse neden kitap ondan 3-5 cümleden fazla söz etmiyor? Ya da Karun karakteri tarihte, Anarşist karakteri günümüzde işlendi ise kim bu anarşik babayiğit? Yazar, bir röportajında anarşinin 12 Eylül yıllarındaki gençlik hareketleri ile ilgili olduğunu söylüyor ancak bu cevaba ikna olmadığımı belirtmeliyim.

Anarşist sözcüğünü TDK "kargaşacı" şeklinde çeviriyor. Kitapta en net biçimde kargaşa çıkaran kişi "Kufu-Ufuk" ancak, onun da Karun'la doğrudan iletişimi yok. Yani aralarına "ve" bağlacı koymak yersiz kaçıyor. Kargaşa çıkaran bir diğer karakter Nakata-Atakan. Evet kargaşa çıkarıyor ancak yine Karun'la ilişkilendirmek makul durmuyor. Kitapta hemen her şey rahatsızlık verecek kertede açıklanırken Anarşistin kim olduğunun anlaşılamaması tarafımın acziyeti olarak kayıtlara geçsin. Ne diyim?

Bütün bunlara rağmen Karun ve Anarşist romanı, okuması kolay, konusu akıcı ve steril bir konuda (lidya) okuru meraklandıran/bilgilendiren bir kitap. Kitabın edebi yönü ile ilgili söylenecek hiç bir söz olamayacağı için haddimi bilmem gerektiğini düşünüyorum. 👶Hürmet ederim.     







15 Ocak 2017 Pazar

Dünya Okulu: Khan Akademi

"Bir insanı etkilemek istiyorsanız onunla yalnızca konuşmaktan fazlasını yapmanız gerekir. Onu biçimlendirmeniz gerekir. Öyle biçimlendirmelisiniz ki , istemesini istediğiniz şeyler dışında hiç bir şey isteyemesin."

Johann Gotlieb Fichte

Yapı Kredi Yayınlarının Kızılay'daki 15 metrekarelik dükkanında oğlumla kitap bakarken gözüme ilişti. Kitabın adı, Dünya Okulu. Yazarı Salman Khan. Oracıkta biraz inceledim ve meraklandım. Serde eğitimcilik olduğundan kitabı alıverdim. Yazarın ismini eminim duymuşsunuzdur. Dijital eğitim materyalleri üreten bir girişimci: Salman Khan. Kendisi Harward mezunu, MBA yapmış bir Hintli. Annesi ve babası zamanında Amerika'ya göçmüş. Salman'da orada doğmuş. Kitabının satır aralarına baktığımızda kendini bir Hintli'den çok Amerikalı gibi hissettiğini söyleyebiliriz. Amerika'dan bahsederken "biz" diye bahsetmesi, Amerika'yı bir iki eksikliğine rağmen yaratıcılık, girişimcilik, iyimserlik ve sermayesinin benzersiz bileşiminden dolayı dünyanın en verimli toprağı olarak görmesi okura böyle düşündürüyor. Henüz Türkiye'yi tanımıyor olmasını ise endişe verici bir bahtsızlık olarak hanesine yazıyorum. Kendisi bilir. 😅

Khan, kitapta "eğitimi yeniden düşünmekten" bahsediyor. Seneler içinde yaptığı gözlemlerden, öğrencilik yıllarında edindiği izlenimlerden, oluşturduğu dijital eğitim platformundan, kamuoyunun gösterdiği reaksiyondan ve önerdiği eğitim uygulamalarından... Kitabın genel çerçevesi bu şekilde. Geleneksel eğitimin aşırı kullanımdan dolayı yanları çürüyen yöntemleri eleştiriliyor ve yerine yenisini koyalım deniyor. Khan, eğitimini Amerika'da almış biri ancak anlattığı sorunlar Yozgat Lisesinde okuyan bir öğrencinin yaşadıklarından çok farklı değil.  

Khan, bir eğitimci değil. Bundan dolayı eğitim hakkında çok rahat konuşuyor. 😏Bu konuda o kadar ileri gidiyor ki kendisini dünya genelinde yaygınlaşan dijital dönüşümün temsilcisi olarak görüyor. Haksız da sayılmaz. Çünkü Khan Akademi adını verdiği  eğitim içeriğini 2 milyon öğretmenin, 300 milyon öğrencinin kullandığını söylüyor. 36 dile çevirisi yapılan içerik, 190 ülkede kullanılıyor. Sayısal manzara böyle olunca eğitimle ilgili biraz konuşmasında bir mahsur olmadığını düşünmeye başlıyorsunuz. 😅

Khan Akademi'nin mevcut eğitim sistemine yaptığı eleştiriler, önerdiği uygulamalar ve öğretim yöntemi gayet makul. Gerçi yaptığı eleştiriler ortalama bir zekaya sahip her dünya vatandaşının yapacağı nitelikte, ancak Khan'ın bu eleştirileri yapanlardan önemli bir farkı var. O sadece eleştirmekle kalmamış, iş de yapmış. Söz gelimi hemen herkesin "hay ağzını öpeyim ne güzel söyledin" diyeceği "eğitimde fırsat eşitliği" ilkesini hayata geçirmiş. Eğer youtube'a ulaşabildiğiniz bir bilgisayarınız varsa ihtiyacınız olan tüm konuları izleyip öğrenebiliyorsunuz. Hem de dünyanın en zengin imkanlara sahip okullarında okuyan öğrencilerle aynı şekilde öğrenebiliyorsunuz. Kulağa hoş geliyor değil mi? Fırsat eşitliği sağlamak istiyorsanız gayet makul ve kabul edilebilir bir yöntem. Kuş uçmaz kervan geçmez bir coğrafyada köy okuluna giden Bangladeş'li bir çocuk, Khan'ın eğitim içeriklerine ulaşıp pekala konu tekrarı yapabiliyor.

Khan, bilgisayar destekli öğrenme yöntemi ile öğrencilerin kendi hızlarına göre ve istedikleri zaman ve mekanda ders çalışabileceklerini söylüyor. Kendi hızına göre öğrenmenin öneminden ise ısrarla bahsediyor. Bu noktada, geleneksel sınıf ortamlarında her öğrencinin aynı hızda öğrenmek zorunda kalmasına ciddi eleştiriler getiriyor. Öğretmenlerin müfredatı bitirme kaygısı ile öğrencilerin bir konuyu "tam öğrenip öğrenmediğine" bakamadığını ve mecburen yeni konuya geçtiğini ifade ediyor. Geçilen konuyu yarım yamalak öğrenen öğrencinin ise açığı kapatmak için belki de senelerce uğraşacağı bir mücadeleye girişeceğini belirtiyor. Bu nedenle temel öğrenmelerin sağlam olması gerektiğini ve öğrencilerin bir konuyu tam anlamıyla öğrendikten sonra diğer konuya geçmelerini salık veriyor. İlkokul, ortaokul ve lisede doğru matematik bilgisi edinemeyen bir öğrencinin üniversitede Kalkülüs'ü anlamayacağını söylüyor. Bu tarz bir öğrenmeyi ise üzerinde bolca delik olan gravyer peynirine benzetiyor.

Khan; zil, not, test, ev ödevi, yaz tatili, çocukların doğum tarihlerine göre sınıf ayarlamak gibi mevcut eğitim sisteminin omurgasını oluşturan algılara da makul eleştiriler getiriyor. Örneğin, "not" konusuna şöyle bir bakışı var. Not, bir öğrencinin o konuyu tam anlamıyla öğrenip öğrenmediğini asla ölçemez. Bir öğrenci o dersten 75 alınca dersi geçiyorsa bu şu anlama gelir: Tam not 100 ise bu öğrenci %25'lik bir öğrenme eksikliği ile sınıfı geçmiştir. Doğru söze ne denir? Ya da 50 alıp, sınır puanla dersi geçen öğrenci, gerçekten o dersin gerektirdiği konulara hakim midir? Tabi ki hayır. O öğrenci, dersin en az %50'sini bilmiyordur. Bu nedenle okullarda not sistemi olmamalıdır. Öğrenciler tam öğrenme sağlayıncaya kadar o konuyu tekrar etmelidir. Dijital içerikleri öğrenene kadar izlemeli ve tam not alıncaya kadar devam etmelidirler. Böylece hepsi konuyu tam olarak öğrenecek ve yapılan sınavın tek notu olacaktır: 100. Hoş değil mi?

Bir de yaz tatili meselesi var. Khan, bu konuda mantıklı cevaplar istediğini söylüyor. Dünyanın %90'ında yaz döneminde okullar kapalı oluyor. 2-3 ay boyunca milyonlarca dolarlık okul binaları, laboratuvarlar, spor salonları vb. atıl vaziyette bekliyor. Hiç bir şey yapılmıyor. Bu sizce doğru mu diye soruyor? Bu nedenle yaz tatili diye bir şey olmamalı diye de ekliyor. Eskiden yaz dönemlerinde okullar tatil olmalıydı, çünkü kışın okula giden öğrenciler yazın köylerine dönüyor ve ırgatlık yapıyorlardı. Şu anda nüfusun büyük bir kısmı kentlerde yaşadığına göre kimsenin tatil yapmak için yaz mevsimini beklemek gibi bir zorunluluğu yok. O halde nasıl olmalı dediğinizi duyar gibiyim. Khan, tatil konusunda çok özgür. Digital eğitim içerikleri her yer ve zamanda kullanılabiliyorsa öğrenciler de istedikleri zaman tatil yapabilmeliler. Öyle sınıftan kopma, öğretmenden geride kalma gibi dertler olmadan özgürce tatil yapmalılar.

Khan'ın en sevdiğim önerisi ise "karma sınıflar" önerisi oldu. 75-100 kişilik sınıflar ve yaş grupları birbirinden farklı çocuklar. Yani bildiğiniz köy okulu. Bu tarz bir sınıf ortamının besleyici, yetiştirici ve öğretici olacağı kanaatinde. Yaşça büyük çocukların abilik/ablalık/liderlik vb. özelliklerinin gelişeceğini, küçük olanların ise büyükleri modelleyerek ideal davranışları kazanacağını belirtiyor. Bu sınıflarda 4-5 öğretmen olması gerektiğini ve gruplar halinde eğitim yapılacağını söylüyor.

Bir eksiklik tespiti ve eleştiri olarak şunu da belirtmeliyim. Khan, kitabında öğrenme sorumluluğunun öğrenciye ait olması gerektiğinin altını çiziyor (Androgoji). Fakat bunun nasıl yapılacağını pek anlat(a)mıyor. Öğrencilerde öğrenme merakı oluşturulması gerektiğinden sıklıkla söz ediyor ancak bu noktada da pek derde derman olacak fikir beyan edemiyor. Öğrenme denilen işin, yalnızca "öğrenmek için" yapılması gerektiğini harika anlatıyor ancak ne tür pratikler yapılması gerektiğini anlat(a)mıyor. Mevcut eğitim sisteminde "düzenin" meraktan üstün olmasının istendiğini ve tasnif mantığının kişisel inisiyatiften önce geldiğini eleştiriyor ama yine elle tutulur önerilerde bulunamıyor. Belki de işin eğitim kısmından çok öğretim kısmı ile ilgilendiği için böyledir. Kitapta Khan'ın öğrencilerin hazır bulunuşluluğu konusunu ıskaladığını söyleyebiliriz.  Bu eleştirilere ek olarak akademik çevrelerden de mutlaka eleştiriler gelmiş olmalıdır. Zira Khan'ın uygulama ve önerilerinin gelişim ve öğrenme literatürü açısından tartışılacak pek çok tarafı var.

Son tahlilde Khan Akademi, dünya genelinde kullanılan dijital eğitim platformlarından en çok tercih edileni olmuş durumda. Bu başarı yadsınamaz. Arkasında Bill Gates gibi isimler, Google gibi yapılar var. Muazzam bir destek gördüğü aşikar. Khan Akdemi'nin yaptığına benzer içerikleri bizim ülkemizde de senelerdir yapanlar var. Belki de Khan'dan iyi bile yapıyorlardır. Ancak "canın çıksın reklam, canın çıksın tek dişi kalmış canavar, canın çıksın lobi faaliyetleri" demekten başka çaremiz yok. Çünkü Khan Akademi içeriklerinin neden diğerlerinden daha çok tercih edildiği ile ilgili henüz görebildiğim sağlam veriler yok.

"Batı'nın iyi yönlerini almak lazım abicim" fehvasınca kitap, yeni şeyler denemekten hoşlanan eğitimcilere önerimdir.  
        

8 Ocak 2017 Pazar

Klozet ve Alaturka

Kafa dağıtmak isteyen her fani, yapacak hiç bir işi olmayan emekli dayılar, A101 ve BİM gezmekten bunalıp yeni yerler keşfetmek isteyen ev hanımları, kankaları ile buluşmak isteyen her ergen, pazarlıksız alışveriş keyfini tatmak isteyen her kadın, bakkaldan 50 kuruşa alabileceği suyu 2 lira vererek fast food katından alan her yeni evli çift, her köşebaşına açılan AVM'lerde gönüllerince sosyalleşmektedirler. İsteyen mümin AVM içinde bulunan mescite gidip vakit namazını rahatça kıldıktan sonra alışverişe gönlünce devam edebilmektedir. Oralarda mescitler bile şıkır şıkırdır. Öyle mahalle arası camiler gibi çorap kokusu duymazsınız. Bebek arabasını evde unutan ya da çocukları artık yürümeyi öğrendiği için eski arabalarını kapıcının yeni doğan bebeğine veren çiftler için "kiralık bebek arabası" bile bulabilirsiniz. Hatta şimdilerde dışarısı soğuk olduğundan herkeslerin sırtında kalın kabanlar, pardesüler var. AVM işletmecileri bu durumda ki insanları bile düşünmüş. Sırtındaki kalın kabanla AVM'ye giren kimse, bir süre sonra AVM'nin merkezi sistem ısıtmasından dolayı sıcaklayacak ve üzerindekini çıkartmak isteyecektir. Peki, kabanını çıkarttığında nereye koyacaktır? AVM işletmecileri müşterilerinin rahatça alışveriş yapabilmeleri için bu konuya da el atmış ve katların uygun yerlerine ücretsiz vestiyer koydurmuştur. Evet evet ücretsiz vestiyer. Elleri boşalan müşteriler böylece mağaza poşetlerini daha rahat taşıyabilmektedirler. Bu iyiliği unutursak kalbimiz kurusun, daha ne deyim? 


AVM'ler müşterilerine iyi hissettirmeye bayılıyorlar. Yeter ki bu ışıltılı atmosferden çıkmasınlar. Ne gerekiyorsa yapılır. Bir yerlerde okumuştum, AVM'lerde saat olmazmış. Müşteri zamanın nasıl geçtiğini bilmesin diye sağa sola saat koymazlarmış. Önemsiz bir ayrıntı ama içinde bulunduğumuz ekosistem bize neler yapıyor bilmek de fayda var. Konu dağıldı, ne diyorduk? Evet, AVM'lerin müşterilerine iyi hissettirmek için verdiği hizmetler. Bence bunlardan en bombası şudur: Manzarayı gözünüzde canlandırın. Fakir tüketicilerin otopark kapısından girdiği, dolmuşla gelen iyice fakirlerin taa yolun karşısından yürüyerek geldiği kapıya son model bir araba yanaşır. O esnada 0,8 metrekarelik bir kulübenin içinden 20-30 yaşlarında bir delikanlı fırlayıp araca doğru koşmaya başlar. Aracın şoför kapısı açılır ve içinden "Arabasını yer altındaki otoparka bırakmak istemeyen abi" iner. Yolcu koltuğundan ise "arabasını yer altındaki otoparka bırakmak istemeyen abiyi motive eden abla" iner. Vale namlı genç, bu lüks aracın sahibine yarım ağız bir hoş geldiniz dedikten sonra arabanın anahtarına doğru bir hamle yapar. Arabasını yer altındaki otoparka bırakmak istemeyen abi 600 bin liralık arabasının anahtarını valeye uzatırken şöyle der: "Yakın bi yere koy aslanım çıkışta beklemeyelim." Bu Holywood kıvamındaki sahne, şükürler olsun ki memleketimizin hemen her AVM'sinde her gün yaşanmaktadır. Bu kolaylık nerede var alla sen? Bu konfor, bu lüks breh breh...Memleketin neresinde sana bu kıyak çekiliyor lütfen söyle. Hangi mahalle bakkalı, hangi esnaf sana bu kıyağı çekti şimdiye dek? Onlar sana sadece "ÇAY ISMARLAR" o kadar. 

AVM'lerin hizmetleri saymakla bitmez efendiler. Vitrinine baktığın her dükkan hizmet etmek istiyorum diye bağırır. Şükürler olsun ki memleketimizin her yerinde AVM'ler var. Kendimizle ne kadar gurur duysak az. Memleketimizin en ücra köşelerinde bile insanlarımız çok yakınlarında bir AVM bulabilmekteler. Allah bugünlerimizi aratmasın diye dua etmek lazım. Bu arada Ankara, AVM sayısı bakımından ülkemizin en gelişmiş şehridir. Bu durum da bir gurur vesilesi olarak şöyle kenarda dursun.  Çok eğlenceli bir konudur AVM'ler ama konumuz bugün başka. Bugün tuvaletlerden bahsedeceğiz. AVM tuvaletlerinden. O dandik klozetlerden. Esasen klozet denen abukluktan bahsedeceğiz ama önce klozete bayılan AVM'lerden başlayalım. Soru 1: Senden önce kimin nasıl kullandığını bilmediğin, nereye neyi sıçrattığını bilmediğin bir klozete oturur musun? Hayır oturmazsın. Ama sen Batıyı yakından takip ettiğin için günde 1 milyon kişinin kullandığı o foseptik çukuru klozetin orada  ne işi olduğunu sormak yerine kıçına bok bulaşmasın diye klozet kapağına peçete serersin. Neden klozet denen saçmalığın bu coğrafyada kendine bu kadar kolay yer bulabildiğini sormak aklına gelmez? Yüz yıllardır "çenedini ayırıp işini görmüş" atalarına bakıp neden ders almazsın?    

Soru 2: Etrafı organik atıklarla kirlenmiş bir klozet kapağına mı rahatlıkla oturursun yoksa aynı şekilde kirli olan ancak alaturka olan bir tuvalet taşını mı kullanırsın? Tabi ki alaturkayı kullanırsın? Alaturka tuvalet kirli bile olsa vücudun o kirliliğe dokunmak zorunda kalmaz. Yok, ama sen klozet kullan. Böylece lahmacun yerine hamburger yediği için sınıf atladığını sanan ajansa üyeliğin daha hızlı yapılır.

Soru 3: AVM'lerde genel kullanıma açık tuvaletlerin tamamına yakını klozet iken mescit katındaki tuvaletlerin çoğu alaturkadır. Neden acaba? Namaz kılan insanlar neden böyle bir tercihte bulunuyor? AVM neden böyle bir tercihte bulunuyor? Dindarlar klozet kullanmaz mı? Yoksa klozette kişisel temizlik yapmak alaturkaya göre daha mı zor? Dini vecibelerini yerine getirmek isteyenler temiz kalmak için alaturkayı seçiyor da gamsız kedersiz tipler klozet mi kullanıyor?   

Buna benzer bir şey. 
OPET benzin istasyonlarında "klozeti nasıl kullanmalıyız?" konulu bir toplum hizmeti veriliyor hiç rastladınız mı? Oradaki uyarılardan birinde "klozetin üzerine çıkılmaz" gibi bir ibare var. Bu adamlar neden klozetin üzerine çıkıyor diye sormak yerine "klozetin üzerine çıkmayın cahiller" demeyi seçmeleri ne tuhaf? Bir adam neden klozetin üzerine tüneyip işini görmek ister? Temiz kalmak istediği için öyle değil mi? Alaturka tuvaletlerde ise böyle saçmalıklara gerek kalmaz. Temizliğine dikkat ettiğin sürece en dandik alaturka tuvalet, benim diyen klozetten daha kullanışlıdır. Bu özenti hallerimiz daha ne kadar devam edecek? Mantığına, kullanımına bakmadan Avrupa'nın yaptığı saçmalıkları daha ne kadar kabul edeceğiz? Filmlerde oğlan kızın önünde elinde yüzük diz çöktüğü için, bizim Alaaddin ne zamana kadar Gülistan'ın önünde diz üstü çökmüş vaziyette kalacak?   

BİRAZ  DA BİLİMSEL OLALIM

Dov Sikirov isimli İsrailli bir araştırmacı bir deney yapıyor. Üç tip kaka yapma üzerine bir deney. Birinci grup klozete yapanlar. İkinci grup açık havada yapanlar. Üçüncü grup ise çömelerek yapanlardan oluşuyor. Açık havada yapan gruba içeri girmeleri tavsiyesinde bulunup diğer gruplara bakalım. Klozete kaka yapan grup 130 saniyede işini bitiriyor. Çömelerek yapan grup ise yalnızca 50 saniyede. Neden çömelerek yapmak daha hızlı ve konforludur? Çünkü bağırsak sistemimiz klozette oturarak işimizi halletmemiz için tasarlanmamıştır. Tuvaletimizi yaparken en eski zamanlardan beri kullandığımız pozisyon "çömelmektir." Saçma ve modern olan oturarak yapma alışkanlığı ise 18. yy'dan beri hayatımızdadır. Avrupalı halkın kovaya yapma alışkanlığı klozetle devam etmiş anlaşılan. Zira klozet ile kova arasındaki benzerlik pek manidar. 

Batıdaki kova mantığı ile ilgili hoş bir alıntı var aşağıda: 

Sevgili büyük anneciğim ve büyük babacığım, dün sabah yatağıma sizden gelen bir paket getirdiklerinde ne kadar şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Paketi sabırsızlıkla açtım, içine baktığımda bezelye ve bir tas gördüm. ....Heyecanla paketten çıkardım ve bir lazımlık olduğunu anladım. Ama öylesine güzel ve gösterişliydi ki, hizmetkarlarım onun sos kabı olarak bile kullanılabileceğini söylediler. Lazımlık gün boyunca ortada durdu ve görenlerin beğenisini kazandı. Madam du Deffand'ın 1768 tarihli bu mektubu Avrupa'nın üst sınıflarının o tarihlerdeki tuvalet kültürünü özetliyor. Mezopotamya, İndus, Girit, Miken uygarlığında İsa'dan binlerce yıl önce modern tuvaletlerin benzeri soğuk ve sıcak sulu tuvaletler yapıldığı gibi, şehirlerde kanalizasyon sistemleri bile vardır. (Gündelik Hayatımızın Tarihi, Kudret Emiroğlu, Dost Kitabevi, 2001)

Ortaçağda şehirler büyüdükçe pislik arttı. Şehir sokaklarının ortasından akan pis sular ve pencerelerden boşaltılan lazımlıklar tipik bir manzaraydı. Londra'da Fleet Irmağı, dökülen dışkıdan durgunlaşmış, White Friars keşişleri yaktıkları tütsülere rağmen dayanılmaz duruma gelen koku nedeniyle parlamentoya şikayette bulunmak zorunda kalmışlardı. Kibar erkeklerin sokakta kadınların solunda yürümesi adeti de pencerelerden oturak boşaltma adetinden kalmıştır. (Gündelik Hayatımızın Tarihi, Kudret Emiroğlu, Dost Kitabevi, 2001)

İşin mantığı çok basit. Çömelerek kaka yapmak bağırsak kanalının dümdüz bir hal almasını ve dışkının olduğu gibi dışarı çıkmasını sağlamaktadır. Klozette oturarak yapmak ise bağırsak kanalının düzleşmesini engellemekte ve oturarak yapmaya çalışanlar karın kaslarını daha çok sıkmak zorunda kalmaktadırlar. Karın kaslarını fazla zorlamak ise pek çok hastalığa davetiye çıkartır. Divertikül, hemoroid, bağırsak tıkanması gibi hastalıklar kakasını çömelerek yapan 1,2 milyar insanda klozet kullananlara göre daha azdır. Takdir yüce mahkemenizindir. 
Oturduğunda ve çömeldiğinde fark bu 

Madem bu klozet denilen tuhaflık hem hijyen hem de sağlık açısından sorunludur. Ne demeye bu klozetleri kullanmaya devam ediyoruz ki? Klozet kullanımının mantıklı olduğu yegane alan dizini bükemeyen ihtiyarlar, hastalar iken sağlıklı nesillerimiz neden canım bağırsak düzenlerini bozmaktadır ki? Ahanda gavurlar araştırmış ve ortaya koymuş ki çömelmek bu işin en sağlıklı halidir. O halde hala klozet kullanmak hangi akla hizmettir?